Fıkıh Bölümü

KİTABÜ'T-TAHÂRE (TEMİZLİK BÖLÜMÜ)

“Taharet” lügatte, maddî olsun manevî olsun bütün kirlerden ve pisliklerden temiz ve uzak olmaktır. Bu cümleden olmak üzere İbn Abbâs (r.a.) dan şöyle bir hadîs rivayet edilmektedir: Peygamber Efendimiz, hasta ziyaretine gittiğinde şöyle derdi:

“Zararı yok, inşallah (bu hastalık günâhları) temizleyicidir.”

Bu hadîsteki “tahûr” kelimesi “fatûr” vezninde olup günâhlardan temizleyen anlamına gelmektedir.

Resûlullah (s.a.s.), hastalığın günâhları temizlediğini haber vermiştir. Günâhlar ise manevî kirlerdir. “Tahâret'in karşıtı “Necâset'tir. Necaset ise lügatte, maddî-mânevî pislikler anlamına gelmektedir. Günâhlara “manevî necaset” denmektedir. Necaset masdarının mazî fiili olan deki cim harfi hem esreli, hem üstünlü, hem de ötreli olarak okunabilir. Muzârî fiili olan de ise cim harfi hem üstünlü, hem de ötreli olarak okunabilir. Mastarı “necâsetün”, ism-i faili olan kelimesinde ise cim harfi hem üstünlü, hem de esreli olarak okunabilir. Üstünlü olarak okunmasına şu âyet-i kerîmeyi örnek olarak gösterebiliriz:

“Ey imân edenler, müşrikler ancak bir necistir.”

Fıkıh kitaplarındaki terminolojiye göre taharet ve necasetin tanımına gelince, bunda mezheblerin detaylı görüşleri vardır.

Hanefiler dediler ki: Taharet, şer'an hadesten ve pislikten temizlenmek demektir. Temizlenmek kelimesi, kişinin bizzat kendi eylemiyle temizlenmesini olduğu kadar sözgelimi, üzerindeki pisliğe su dökülmesiyle kendiliğinden temizlenmesi anlamını da kapsamaktadır. Hades kelimesi de küçük hades dediğimiz yellenmek ve diğer abdest bozucu hususların yanı sıra, büyük hades dediğimiz guslü gerektiren cünüblük anlamını da kapsamaktadır. Böylece Hanefîler “hades”i tanımlarken onun, bazı organlara veya tüm bedene vâki olup tahareti gideren Şer'î bir nitelik olduğunu söylerler. Şeriat koyucu tarafından maddî necaset gibi hadesin de insanı namazdan alıkoyan bir necaset olarak vasıflandırılması dolayısıyla bazılarınca hades'e, “hükmî necaset” de denilmiştir. Böylece necasetin, taharetin karşıtı olarak, hades ve pislikten ibaret olduğu ortaya çıkmış oluyor.

Ama lügatte necaset; kan, sidik, insan tersi ve benzeri maddî günâhlar gibi manevî pislikler anlamına da gelmektedir. Fıkıhçılara gelince onlar hadesi, manevî şeylere mahsûs bir durum olarak telâkki etmişlerdir. Ki o da şerîat koyucu tarafından cünüplük sırasında bütün bedene, yellenmek ve benzeri abdest bozucu şeylerden birinin vukua gelmesi halinde abdest organlarına vâki olan şer'î bir nitelik olarak tavsîf edilmiştir. Pisliği de kan ve benzeri, şer'an kirli sayılan cisimlere mahsus saymışlardır. Adamın biri çıkıp da şöyle bir görüş ortaya atabilir; “Allah'a yaklaşmak ve daha fazla sevâb kazanmak gayesiyle abdest üzerine abdest almak bu tanımın dışında kalmaktadır. Çünkü ikinci abdest bir temizlenme olmasına rağmen ne bir hadesi, ne de bir pisliği ortadan kaldırmamaktadır.” Buna şu karşılığı verebiliriz: Sevâb kazanmak amacıyla abdest üzerine abdest almak her ne kadar bir hadesi ortadan kaldırmıyorsa da, manevî kirler mâhiyyetinde olan küçük günahları silip götürmektedir. Bilindiği üzere lügat anlamı itibariyle pislik, manevî, kirleri ifade etmektedir. Fıkıhçılar, pisliği her ne kadar maddî kirler olarak ele alıyorlarsa da şunu da söylemektedirler: Manevî kirlerin giderilmesine taharet denir. Bu itibarla abdest üzerine abdest almak bir taharettir, bir temizlenmedir. Bunun aksini düşünecek olursak:

Yellenmenin ve meni gelmeksizin erkeğin kadına çıplak olarak sarılmasının abdest bozucu şeylerden olmaması gerekir. Aynı zamanda menî akmasının da guslü gerektirmemesi îcâb eder.

Bunlardan birincisine gelelim: Yellenmek maddî bir necaset değildir. İkincisine gelince menî temizdir. Necis olduğunu varsayacak olursak onun necisliği, insanın sidik ve tersinin necisliğinden daha fazla değildir. Akla bakacak olursak meninin sadece çıktığı yeri yıkamak gerekecektir. Evet, bu iddiaları şöyle cevaplandırabiliriz: Önce bu sözü söyleyen, ibâdetin mânâsından habersizdir. İbâdetin emarelerinden bihaberdir. Zîrâ ibâdetten maksat, kalb ve diğer organların tam teslimiyetiyle belirtilen ölçülere uygun olarak Allah'a yönelmektir. Hiçbir şahsın, Allah tarafından belirtilen ibâdet ölçülerinin dışına çıkmaya yetkisi yoktur. İbâdetin şekil ve emareleri üzerinde kişinin tartışmasında bir fayda da yoktur. Ancak karşılaştığı bazı zorluklar ve imkânsızlıklar dolayısıyla bir kısım toleranslara sâhib olabilir. Gücü yettiği kadarıyla mükellefiyetlerini taleb etme hakkı vardır. Bunlardan başka şekil ve ölçülere gelince bunları sadece bir tek ma'büd olan Allah'a bırakmak gerekir. Bu, hiçbir gizliliği olmayan apaçık bir meseledir. Hatta âdet gereği olarak bazı insanların birbirlerini ağırlamaları bile bu toleranslardandır. Hükümdarların insanlara uyguladıkları kabul resimleri de çok meşakkatli olmadıkça manevî bir sorumluluğu gerektirmez. Şerîat koyucu, büyük veya küçük hades halinde olduğunuzda namaz kılmayın demişse, bizim: “Ama neden?” demeksizin bu emre uymamız gerekir. Eğer böyle dememiz caiz olsa idi aynı zamanda: “Niçin namaz kılacağız?” diye sormamız da normal olacaktı. Zira bu iki söz arasında hiçbir fark yoktur. Her ikisi yani normal durumda namaz kılma emriyle hades hâlinde namaz kılmama emri bizim için ibâdet sayılmaktadır.

Bu emirlere uymak, Allah'a teslimiyetin bir nişânesidir. Abdest almaya, gusül yapmaya, namaz kılmaya muktedir olamadığımızda ne yapacağız? Teyemmüm niçin meşru kılındı? Oturarak veya yan gelerek namaz kılmaya niçin ruhsat verilmiştir? Gibi soruları ortaya atıp münakaşasını yapmaya hakkımız vardır. İbâdeti tartışmaksızın sadece Allah için yapmamız, üzerimizdeki ilâhî haklardan biridir. Ama günlük hayatımızdaki muameleler ve şahsî haller buna benzemez. Bunlar, bizim yaşantımızla ilgili olduklarından, her birinin sebeb-i hikmetini öğrenmek ve detayları üzerinde tartışmak hakkımızdır. Mâkul olan bu görüş doğrultusunda İslâm âlim ve düşünürleri demişlerdir ki: Şerîatin her meselesinin kendine özgü, akla yatkın bir hikmeti ve anlayana açık bir sırrı vardır. Bu, anlayana açık, anlamayana ise gizlidir. İbâdetlerle muameleler arasında bu hususta bir ayırım yoktur. Şimdi de yukarıda geçeri iki safsatayı cevaplandırmaya çalışalım:

a- Yellenmek maddî olarak da bir pisliktir. Bu, tartışma götürmez bir gerçektir. Evet, her ne kadar görme duyusuyla hissedilmiyorsa da koklama duyusuyla hissediliyor. Dışarıya çıkmadan önce maddî pisliklerden geçip gelmektedir. “Yellenmek abdesti bozmaz. İnsanın sidiği ve tersinin sadece çıktıkları yerleri yıkamak gerekir” diyene şunu söylemek gerekir: “Haklısın. Kişinin tüm yaşamı boyunca sadece bir kez yıkanması gerekir. Zîrâ uyku necaset değildir. Yellenmek necaset değildir. İdrar ve ters, sadece mahallî bir necaset olup çıktıkları yeri yıkamak gerekir.” Aslında bu söz, hiçbir değeri olmayan fâsid bir sözdür. İşin hakikatine bakacak olursak Yüce Allah'ın, abdesti farz kılmasında birçok menfâatler olduğunu anlarız. Bu menfâatlerin bir kısmını duyularla hissedip müşahede edebiliriz. Kirlenmeye maruz kalan dış organlarımızı özellikle ağız ve burnumuzu temizlemek gibi... Bu menfâatlerin bir kısmı da manevîdir: Allah'ın emrine itaat edip tam bir teslimiyetle O'na yönelmekle kişinin kendisim yaratanın ululuğunu hissetmesi. Kötülüklerden ve yasaklardan alıkonması gibi... Bütün bu saydıklarımız hem dünya hem de âhirette insanın yararına olan hususlardır. Şayet yukarıda sayılan sebeplerden ötürü abdest bozulmuyorsa abdestin meşruiyeti ve faydası heder edilmiş olur.

b- Gelelim ikinci safsataya: İnsanın sidik ve tersim meniyle kıyaslamak fâsid olduğu açıkça bilinen bir kıyastır. Çünkü menî, bütün bilginlerce kabul edilen görüşe göre bedenin tüm organlarından çıkmaktadır. Ve çoğunlukla da özel bir çabadan sonra çıkmaktadır. Ayrıca çıktıktan sonra da bedende açıkça hissedilen bir gevşeme vukua gelmektedir. Gusül yapmanın da bedene eski zindeliğini iade ettiği, kaybettiği bazı şeyleri tekrar kazandırdığı ve bedene yapışan bazı artıkları temizlediği bedahet derecesinde bilinmektedir. Bütün bunlarla beraber cünüplüğün peşi sıra gusül yapmanın zorunlu kılınması İslâmiyet'in güzelliklerinden biridir. İnsan, kadınsız yapamayacağına göre, hanımıyla ilişki kurduktan sonra da bedenini temizlemesi gerekecektir. Ama bunun tersine cünüblükten sonra gusül mecburî olmasaydı insanın bedeni tembelleşecek, pislikler altında kalacak ve pis kokusuyla başkalarını da rahatsız edecekti. Bütün bunları anlattıktan sonra meniyi, özel bir çaba harcamaksızın tüm bedenden değil de sadece belirli bir yerden ve mütâd vaziyette her zaman tekerrür eder şekilde çıkan sidikle kıyaslamak nasıl mümkün olacaktır? Buradaki kıyas, bütün bakımlardan fâsid bir kıyastır. Her halükârda insanın, ibadetlerini, hepsi de menfâat olsa dünyevî bir menfâat beklemeksizin sırf Allah rızâsı için hâlis bir kalble edâ etmesi gerekmektedir.

Mâlikiler dediler ki: Taharet, hükmî bir nitelik olup, o niteliği kazanana üzerindeki elbisesiyle kılacağı yerde namaz kılma ruhsatını temin eder. Hükmî nitelik derken itibarî nitelik kasd edilmektedir. Veyahutta şeriat sahibi tarafından namaz ve diğer ibâdetlerin sıhhati için şart olarak takdir edilen mânevi bir nitelik kasd edilmektedir. Bu niteliği küçük ve büyük hadesten temiz olmakla elde eden şahıs, namaz kılma ruhsatını temin etmiş olur. Kılacağı yer, pisliklerden temiz olmakla bu mânevi niteliğe sâhip olur. Ki orada da namaz kılmak caiz olur. Üzerine giymiş olduğu elbise de pisliklerden temiz olmakla bu mânevi niteliğe sahip olur. Ki o elbiseyle de namaz kılması caiz olur. Her halükârda taharet manevî bir durum olup duyularla algılanamaz. Bu perspektiften bakıldığında taharete karşıt iki husus meydana çıkmaktadır.

a- Necaset: Hükmî bir nitelik olup bu niteliği, üzerindeki elbisenin veya namaz kılacağı yerin temiz olmaması nedeniyle üzerinde taşıyan kimsenin namaz kılma ruhsatı (geçici olarak) iptal edilmiş olur.

b- Hades: Bu da hükmî bir nitelik olup bu niteliğe sahip kişinin namaz kılmasına cevaz yoktur. Şu anlamda ki necaset, takdirî bir sıfat olup bazen elbisede olur ki onunla namaz kılınamaz. Bazen namaz kılınacak yerde olur ki, orada namaz kılınamaz. Ve bazen da kişinin şahsında olur ki buna “hades” denir. Ve bu kişinin namaz kılmasına da müsâade yoktur. Her halükârda hades, şerîat koyucu tarafından takdir edilen hükmî bir niteliktir ve ileride de açıklanacağı üzere bu terim, abdesti bozan unsurlar için de kullanılır. “Necaset” terimi de kan, sidik ve benzeri cisimler için kullanılır.

Şafiiler dediler ki: Şerîat lisanında taharet iki anlama gelir:

a- Farz olan abdest, gusül, teyemmüm, necasetin giderilmesi veya bu mânâ ve şekilde nafile kasdıyla yapılan teyemmüm, gusül ve abdest üzerine abdest alma gibi yapılan bir işlemdir. Ki bu vesileyle insan namaz kılma ruhsatını elde etmiş olur. Sözgelimi abdest niyetiyle yüze (ve diğer abdest organlarına) su vurmaya taharet diyebiliriz. Taharet kelimesi, temizlik işini yapan kimsenin eylemini ifade eden bir isimdir. (Mastardır). Yukarıda sözünü ettiğimiz bu mânâ ve şekilde nafile kasdıyla yapılan gusül ve abdest üzerine abdest alma hususuna gelince bu, şeriatçe kabul edilen itibarî bir taharettir. Gerçek bir taharet değildir. Bununla beraber namaz (veya diğer ibâdetleri edâ etme) ruhsatı bunlarla elde edilmiş değildir. Çünkü söz konusu ruhsat, daha önceki abdest ile elde edilmiştir. Bu ruhsatı insan, nafile niyetiyle yapılan gusülle de elde edemez. Zira kişi, cünüp olduğunda gusletmesi vâcib olur. Nafile niyetiyle yapılan gusül, vâcib olan guslün yerine geçmez. Dolayısıyla bu ifadeleri taharetin tanımına almak, zorunlu hale geldi. Ki taharetin tanımındaki unsurlardan hiçbiri dışarıda kalmasın.

b- Taharet: Hades halini ortadan kaldırmak ve necaseti gidermektir. Veya bu mânâ ve şekilde nafile niyetiyle yapılan gusül ve teyemmümler de taharetin tanımına girer. Taharet yani temiz olma hali, kişinin temizlik eylemini yapmasından sonra kazandığı manevî bir niteliktir. Hades hali abdest ile eğer (hades) büyük ise gusülle ortadan kalkar. Ortadan kalkması da kişinin temizlenme eylemine bağlıdır. Abdest alan veya gusleden kişi, temizlenme işini yapıyor demektir. Vücudunun organlarını yıkarken de necasetler giderilmiş olur. Ki taharetten kasd edilen mânâ da budur. Taharet kelimesini yani temiz olma hâlini bu durumda normal olarak, temizlenme işini yapan şahsa ait kılmamız gerekir. Ama taharet mastarını fiile ait kılacak olursak bu, mecazî bir anlam ifade eder.

Hanbeliler dediler ki: Taharet, şerîat dilinde hades hâlinin veya bu mânâdaki bir durumun ve necasetin giderilmesi, hükmünün ortadan kaldırılması demektir. Hades hâlinin giderilmesinden maksat, namaz ve diğer ibâdetleri engelleyen niteliğin ortadan kaldırılması demektir. “...Bu mânâdaki bir durumun..., giderilmesi” kaydından gaye, hadesin değil de hadese benzer bir durumun ortadan kaldırılması demektir. Meselâ cenazeyi yıkamaklaortadan hades diye bir şey giderilmiyor. Ne var ki cenazenin yıkanması bir kulluk vecibesidir. Bunun gibi abdest üzerine abdest almak, zaruret yokken nafile niyetiyle gusletmek de hades hâlini ortadan kaldıran abdest ve gusül mânâsında ele alınmaktadırlar. Ancak bunun her ikisi de yapıldıklarında herhangi bir hades hâlini ortadan kaldırmış olmuyorlar. “... Necasetin giderilmesi...” sözünden amaç da, ister kişinin kendi eylemiyle yaptığı, meselâ necaset değen yeri yıkaması gibi veya hiç kimsenin müdahalesi olmaksızın şarabın kendiliğinden sirkeye dönüşmesi gibi temizlenme veya temizleme durumudur. “...Hükmünün ortadan kalkması...” kaydından maksat, hades hâlinin veya pisliğin hükmünün ortadan kalkmasıdır. Ki bu da toprakla mümkün olur. Meselâ hadesten veya pislikten ötürü teyemmüm etmek gibi. Hades ve pisliğin hükmü, kişinin namaz kılamamasıdır. Bu da teyemmüm ile ortadan kalkmış olur.

Taharetin tanımında mezheblerin ayrıntılı görüşlerini birer birer anlattık. Bu görüşler bazı bakımlardan her ne kadar birbirlerinden ayrılıyorlarsa da bunlar arasında taharetin anlamı ve tanımına dâir üzerinde ittifaka vardıkları bir noktayı herhalde bulabiliriz. Ki o da taharetin, şeriat sahibi tarafından takdir edilen itibarî bir nitelik olduğudur. Bu nitelik, namazın sahih olması için bir şarttır. Bu nitelik, kapların kullanılması ve yemeklerin yenebilmesi için bir cevaz şartıdır. Şerîat koyucu, kişinin namazının sahîh olabilmesi için bedeninin taharet niteliğiyle nitelenmesini, bir yerde namaz kılabilmesi için o yerin taharet niteliği ile nitelenmesini (temiz olmasını), yiyeceği yemeğin dahî helal olması için taharet niteliğiyle nitelenmesini şart koşmuştur.

Taharetin aslı hakikatte tek şeydir. Ancak hades ve pislik gibi kendisine izafe edilen veya kendisinin sıfat olarak takıldığı şeyler dolayısıyla iki kısma ayrılmaktadır. “Necasetten taharet” ve “Hadesten taharet”. Necasetten taharet, şerîat koyucu tarafından namaz kılana (ve diğer ibâdetleri yapana) şart koşulmuştur. Buna göre namaz kılacak kişinin vücûdu ve elbisesi pisliklerden (necasetten) arındırılmış olacaktır. Buna ek olarak vücûdu hadesten de taharet içinde, temiz olmalıdır. (İbâdet, yapabilmesi için) bu iki durumda da temiz bulunmak gerekli olmaktadır. Bu itibarla taharetin bu birinci kısmı kendi arasında iki şıkka ayrılmaktadır. Necasete gelince bu, ileride de açıklanacağı üzere kan, sidik ve benzeri şeyler gibi şer'an pis sayılan cisimlerdir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi necaset; elbiseye, bedene veya herhangi bir yere isabet etmiş olabilir. Ayrıca taharet, kendisinin sıfat olduğu şeyler grubunda da iki şıkka ayrılmaktadır:

1- Aslî taharet,

2- Arızî taharet.

Aslî taharet:

Temiz olan eşyaların yaratılışlarında bulunan taharettir. Toprak, su, demir ve diğer madenler gibi. Bunlar ileride de açıklanacağı gibi aslî yaratılışlarında temiz olan cisimlerdir. İlk yaratıldıklarında temizlik niteliğini kazanmışlardır.

Arızî taharet:

Temiz olan eşyalara necaset bulaştıktan sonra o necasetin temizlenmesine arızî taharet denir. Arızî denmesinin sebebi, ileride necasetin giderilmesi bahsinde de görüleceği gibi bu, temizliğin su toprak ve diğer temizleyici unsurlar sayesinde elde edilmesinden ileri gelmektedir. Hadese gelince, bu da îtibârî bir nitelik olup şerîat sahibi, cünüblük esnasında insan bedeninin tümünü bu sıfatla nitelendirmiştir. Su akıtmak, yellenmek ve abdest bozucu diğer durumlardan birinin vukû bulması esnasında bedenin (abdestle ilgili) bazı organları da bu sıfatla nitelendirilmiş olur. Bunlardan birincisine “büyük hades hali”, ikincisine de “küçük hades hali” denir. Birincisinden temizlenmek gusül ile mümkün olur. Aybaşı ve nifastan sonra lohusalık hali de bu statüye tâbidir. Sâri bu iki hâli, bedenin tüm organlarıyla ilgili hükmî bir sıfat olarak takdir etmiştir. Bu iki halde cünüplükte olduğu gibi namaz kılınamaz; diğer ibâdetler de yapılamaz. İkincisinden (küçük hades halinden) temizlenmek de abdest almakla mümkün olur. Su bulunmadığı veya bulunup da kullanılamadığı zaman bunların yerine teyemmüm yapmak yeterlidir. Bu konunun devamı olarak Temiz Şeyler Bahsinden devam edebilirsiniz..

Tahâret'in, “hadesten taharet” ve “necasetten taharet” olmak üzere iki kısma ayrıldığını, necasetin fakîhlere göre pis şeyler olduğunu öğrendikten sonra bazı necis maddeleri ve bunların karşıtı olan temiz maddeleri misallendirmeye çalışalım. Ayrıca affedilen (ibâdetlere engel olmayan) necasetleri ve bunların temizlenmesi keyfiyetini anlattıktan sonra da temiz olan şeyleri anlatmaya çalışacağız. Çünkü eşyada asl olan, -necis olduğu herhangi bir delille ispatlanmadıkça- temiz olmaktır. Temiz şeyler, sayılamayacak kadar çoktur. Meselâ insan, canlı olsun ölü olsun temizdir.

Nitekim yüce Allah Kur'an-ı Kerîm'de:

“Andolsun ki biz âdemoğullarını üstün bir izet ve şerefe mazhar kılmışızdır” buyurmaktadır.

“Ey îmân edenler, müşrikler ancak bir necistir” âyet-i kerîmesine gelince buradaki necaset, şerîat sahibinin takdir buyurmuş olduğu manevî bir necisliktir. Yoksa müşrikin şahsının, domuzun necaseti anlamında bir necisliği yoktur. Temiz şeylerden biri de cansız olan, içinde hayattan eser bulunmayan ve canlı bir cisimden kopmamış olan maddelerdir. Bunlar da iki kısma ayrılır:

1- Katı maddeler,

2- Sıvı maddeler.

Katılara örnek olarak yeryüzünün tüm parçalarını, altın, gümüş, bakır, demir, kurşun ve benzeri yerden çıkan madenleri gösterebiliriz. Uyuşturucu da olsalar bütün bitkiler bu kategoride mütalaa edilmektedirler. Uyuşturuculara müfsid bitkiler adı verilmektedir. Müfsid olanlar, insana neşe ve keyif vermeksizin aklını kaybettirirler. Ama duygularını kaybettirmezler. Afyon ve esrar gibi... Bir kısmı da insanı uyutarak hem aklını hem de duygularını kaybettirirler. Zehirli bitkiler gibi... Bu bitkileri kullanmak her ne kadar akla, duygulara ve diğer şeylere zararlı iseler de haddi zâtında birer madde olarak temizdirler. Sıvılara örnek olarak da su, zeytinyağı, şekerkamışından elde edilen sıvı, çiçeklerden elde edilen sular, esans ve sirke gösterilebilir. Bütün bu saydıklarımız necis bir şeye bulaşmadıkça temiz maddelerdir. Her canlının gözyaşı, teri, salyası ve sümüğü de yukarıda saydığımız temiz sıvı maddelerden sayılır. Ki mezheplerin bu konudaki detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

Şafiiler dediler ki: Bu sayılan sıvılar, eti yensin yenmesin, eğer temiz bir hayvandan meydana gelmişse temizdir. Bunlara göre yılan ve akrebin zehiri de temizdir.

Malikiler dediler ki: Salya, uyku veya uyanıklıkhalinde ağızdan akan şeydir. Ki tartışmasız olarak bu temizdir. Ama mideden çıkıp ağıza gelen suya gelince bu necistir. Renginden ve kokusundan tanınır. Sarımtırak ve pis kokuludur. Eğer bir kişide bu su devamlı olarak görülüyorsa o, bu necasetten ötürü ibâdetlerini yapma ruhsatını kaybetmez. Ama eğer devamlı görülmüyorsa, temizlenmesi zarurîdir.

Hanbeliler dediler ki: Eti yensin yenmesin bütün hayvanların gözyaşı, teri, salyası ve sümüğü temizdir. Ancak eti yenmeyen hayvanlar derken bunların da kedi kadar veya ondan daha küçük olması ve bir de necis hayvanların yavrusu olmamasını şart koşmuşlardır.

Hanefiler dediler ki: Canlıların teri ve salyası, temizlik ve pislik bakımından o canlının içtiği suyun artığı hükmündedir. Bu husus ileride de anlatılacaktır.

Bozulmamış yumurtalar temizdir. İnsanın veya eti yenen hayvanın bozulmamış sütü de temizdir. Ama canlılar, ister insan olsun ister hayvan hepsi de yaratılış bakımından temizdirler. Ancak mezheblere göre farklı olan bazı hususlar aşağıda açıklanmıştır.

Şâfiîler veHanbeliler dediler ki: Köpek, domuz, bunların ikisinden doğan veya başkalarıyla çiftleşerek bunlardan doğan hayvanlar haramdır. Hanbelîler ek olarak derler ki: Yaratılış itibariyle kediden daha iri olup da eti yenmeyen hayvanlar da böyledirler.

Hanefiler dediler ki: Domuzdan başka necis bir hayvan yoktur.

Malikiler dediler ki: Vücûd itibariyle necis olan hiç bir hayvan yoktur. Köpek, domuz ve bunlardan doğanların hepsi temizdir.

Balgam, safra ve sümük, eti yenen hayvanın -şer'î usule göre kesilmesinden sonra olmak kaydıyla- öd suyu temizdir. Öd suyu, hayvanın karaciğerinin yanında belli bir yerde küçük bir torbacık içinde bulunan sarı bir sudur. Bu su ve torbası temizdir.

Şâfiîler dediler ki: Öd suyu, dolayısıyla keseside necistir. Ancak işkembe de olduğu gibi yıkamakla temizlenebilir. Çünkü işkembenin içindeki su necis olduğundan dolayı işkembe de necis olmakla, ancak yıkanmakla temizlenmektedir.

Hanefiler dediler ki: Her hayvanın öd suyu onun sidiği hükmündedir. Eti yenen hayvanlarda öd suyu muhaffef necaset, eti yenmeyen hayvanlarda ise öd suyu muğallez necaset olarak kabul edilmektedir. Öd kesesi de hüküm bakımından öd suyuna bağlıdır.

Zîrâ bu su ve torba, kesilen hayvanın bir parçası olup temizlik açısından ona bağlıdır. Deniz hayvanının ölüsü de temizdir. Bu hayvan timsah ve kurbağa gibi uzun müddet karada yaşamış olsa bile temizdir.

Şâfiîler veHanbeliler dediler ki: Deniz hayvanlarının bir kısmı meselâ timsah, su kurbağası ve su yılanı temiz olma hükmünden ayrı tutulmalıdırlar. Bunlar necis hayvanlardır. Bunların dışındaki deniz hayvanlarının tümünün ölüleri temizdir.

Deniz kaplumbağası da temizdir. Ölen deniz hayvanı köpek, domuz veya insana benzese de ister karada ister denizde ölmüş olsun, ister kendiliğinden ölmüş, ister başkaları tarafından öldürülmüş olsun, yine temizdir. Peygamber (s.a.s.) Efendimizin şu hadîs-i şerîfi bu hususta bizim için dayanak teşkil etmektedir: “Bize iki ölü ve iki kan helâl kılındı: Balık ve çekirge, ciğer ve dalak”.

Şafiiler dediler ki: Yukarıda sayılan çekirge dışındaki hayvanların ölüleri necistir.

Hanbeliler dediler ki: Yukarıda sayılan hayvanların ölüleri temiz sayılır. Yaralarda oluşan kurtçuklar da necasetten ürememiş olmak kaydıyla temiz sayılırlar.

Şarap da sirkeye dönüşürse helâl olur. Mezheblerin bu husustaki detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

Malikiler dediler ki: Şarap daha önce içine başka bir necaset düşmemişse, isterse başka birinin etkisiyle olsun sirkeye dönüşürse veya taşlaşırsa temiz olur. Buna bağlı olarak içinde bulunduğu kapda temizlenmiş olur.

Hanefiler dediler ki: Şarap başka bir şeye dönüştüğünde, meselâ sirkeleştiğinde, sarhoş ediciliği ve acılığından ibaret olan şaraplık vasfı kaybolduğu gerekçesiyle helâl olur. Buna bağlı olarak içinde bulunduğu kap da temizlenmiş olur. İçine balık, su ve tuz gibi bir madde atmakla veya yanında ateş yakmakla da olsa sirkeleştirilmesi caiz olur. Şarapla sirke karışıp ekşiyince bu karışıma giren şarap, sirkeden daha çok olsa bile temiz olmuş olur. Üzüm şırasına fare düşüp de şişmeden çıkarılmış ve bu şıra daha sonra şarap hâline gelmiş olur da yeniden sirkeye dönüşür veya dönüştürülürse temiz olur.

Şafiiler dediler ki: Daha önce içine ayrı bir necaset düşmemişse ve bir de kendiliğinden sirkeye dönüşürse temiz olur. Necaset içine düşer düşmez hemen çıkarılmış olsa bile yine temiz olmaz. Ayrıca şarabın sirkeye dönüşmesi esnasında içinde temiz bir şey bulundurmamak da şarttır. Çünkü bu temiz şey, şaraptan ötürü pis olur. Şarap sirkeye dönüştükten sonra temizlenince bu defa pislenmiş olan bu şey sirkeleşen sıvıyı pisler. Ama ayıklaması çok zor olan; meselâ üzüm çekirdeği gibi şeyler bu temizlenme işlemi esnasında şaraba bağlı olarak temizlenirler. Bu arada şarabın kabı da temizlenmiş olur.

Hanbeliler dediler ki: Şarap, kendiliğinden sirkeye dönüşürse temiz olur. Sirkeleştirme kastı olmaksızın şarabı güneşten gölgeye veya gölgeden güneşe, ya da bir kaptan başka bir kaba nakletmekle de sirkeleşirse yine temiz olur. İçinde bulunduğu kap da temizlenmiş olur. Kabı başka bir necâsetle kirlenmişse temiz olmaz.

Özetleyecek olursak Mâliki ve Hanefîler, şarabın ister kendiliğinden, isterse başkalarının etkisiyle olsun, sirkeye dönüşmesi hâlinde temiz sayılması hususunda ittifaka varmışlardır. Ancak sirkeleşmeden önce içine başka bir necasetin düşmesi husûlünda ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki: Mâlikîler, bu durumda şarabın temizlenmeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Hanefîlerse, tefessüh etmeden necasetin çıkarılmasından sonra sirkeleşirse temiz olur demişlerdir. Şafiî ve Hanbelîler, kendiliğinden sirkeleşmesi hâlinde temiz olacağında görüş birliği etmişlerdir. Ama başkasının etkisiyle sirkeleşirse temiz olmaz demişlerdir. Ayrıca sirkeleşmeden önce içine bir necaset düşmüşse de temiz olamayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Şer'î usûlle kesilmiş eti yenen hayvanların kılı, yünü ve tüyü temizdir. Eti yensin yenmesin canlı, ölü bütün hayvanların tüyü; ister üzerlerinde olsun ister olmasın ama yolunmuş olmamak kaydıyla temizdir. Mezheblerin buna ilişkin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

Malikiler dediler ki: Eti yensin yenmesin, canlı olsun olmasın bütün hayvanların (köpek veya domuz olsa bile) yukarıda anılan parçaları temizdir. Bu parçalar ister hayvanın vücûdu üzerinde bulunsun, ister kırkmak, tıraş etmek, kesip kısaltmak, hamam otuyla hayvanın üzerinden giderilmiş olsunlar temizdirler. Yalnız yolunmamış olması şarttır. Çünkü bu saydığımız şeylere hayat ve canlılık nüfuz etmemiştir. Bunlar yolunurlarsa kökleri necis, geri kalan kısımları ise temizdir. Kesilmemiş hayvanın kamış şeklindeki kanat kemikleri de necistir. Ama bu kemikler üzerinde biten saça benzer ince tüyler kesinlikle temizdir.

Hanefiler dediler ki: Domuz dışında yukarıda geçen hususlarda Mâlikîlerle görüş birliği içindedirler. Çünkü domuzun kılı ister sağ, ister ölü, ister kendisine bitişik, ister kendisinden koparılmış olsun necistir. Zira bu, asıl itibariyle necistir.

Şafiiler dediler ki: Yukarıda anılan şeyler, eğer eti yenmeyen bir hayvana ait iseler necistir. Eti yenen ve fakat ölü bir hayvana ait iseler yine necistirler. Ancak bu şeyler, sağ olsun ölü olsun insana ait iseler temizdirler. Bu şeyler, yolunarak koparılmış veya köklerinde bir hastalık ya da kan görülmüşse veya yolunurken örfen bir kıymeti olmayan çok az miktarda bir et parçası da beraber kopmuşsa, kökleri necis, geri kalan kısımları temizdir. ma yolunurken beraberinde örfen değeri olan bir et parçası kopmuş ise bu, ona bağlı olarak necis olur.

Hanbeliler dediler ki: Yukarıda sayılan şeyler, canlı olsun, ölü olsun eti yenen bir hayvana ait iseler temizdirler. Eti yenilmeyip de canlıyken temiz olduğuna karar verilen kediden küçük cüsseli ve necasetten türememiş olan hayvanlara ait iseler yine temizdirler. Ölü hayvanın tüylerinin derideki dipleri de necistir. Bu tüyler ondan ayrılmamış olsalar bile... Temiz olan canlı hayvanın tüyleri, yolunmamış olmak kaydıyla derideki tüy dipleri temizdir. Yolunursa kökleri necis, geri kalan kısımları temizdir.

Tahâret'in tanımını yaparken, aralarında karşıtlık olduğu münâsebeti ile özet olarak bazı mezheblere göre necâset'in tanımını da yapmıştık. Şimdi de temiz şeylerin karşıtı olması nedeniyle necis olan şeyleri açıklayacağız. Mezheblere göre gerek lügat ve gerekse ıstılah açısından necâset'in anlamına uygun düşen de budur. Lügat açısından necaset, pis olan herşeyin adıdır, Necis, neces ve necs kelimeleri de aynı anlamı ifade ederler. Fıkıhçılar necâset'i hükmî ve hakîkî olmak üzere iki kısma ayırmışlardır. Bunların tanımında mezhebler görüş ayrılığına düşmüşlerdir.

Hanbelîler: Hükmî necaseti, temiz olan bir mahalle sonradan gelen bir necaset olarak tanımlamışlardır. Bu, cismi olan ve olmayan necasetleri de kapsamına alır. Hakîkî necasete gelince bu, zâtı itibariyle pis olan şeydir.

Şafiiler dediler ki: “Hakikî necâset'i; cismi, tadı, rengi ve kokusu olan necaset olarak tanımlamışlardır. Ki onlara göre bundan maksat, aslı itibâriyle pis olan şeydir. “Hükmî necaset” ise cismi, rengi, tadı ve kokusu olmayan necasettir. Kuruyup da niteliği anlaşılamayan sidik gibi... Bu, “Hükmî necaset” kabilindendir.

Malikiler dediler ki: “Aynî necaset”, bizzat necis olan şeylerdir. “Hükmî necaset” ise, “Aynî necasetsin yerleştiği yere hükmolunan eseridir.

Hanefiler dediler ki: “Hükmî necaset” , büyük ve küçük hades hâlidir. Bu, şer'î bir nitelik olup bedenin tümüne veya bir kısmına vâki olan bir hâldir. “Hakikî necaset” ise pisliğin tâ kendisidir. Ki bunlar da şer'an pis ve murdar olan şeylerdir.

Fıkıhçılar “Neces” kelimesini aslı itibariyle pis olan şeyler için kullanırlar. Dolayısıyla bu kelimenin, sonradan (ârızî olarak) pis olan şeyler için kullanılması doğru olmaz. “Necis” kelimesini ise hem aslı îtibâriyle ve hem de sonradan pis olan şeyler için bir terim olarak kullanmaktadırlar. Sözgelimi kan için hem “necis”, hem de “neces” kelimelerini kullanmak mümkündür. Pislenen elbise için (pisliğin ona sonradan bulaşması nedeniyle) sadece “necis” kelimesini kullanabiliriz: Necis olan şeylere gelince, bunların sayısı pek çoktur.

Şâfiîler: Çekirge dışında, akacak kanı olmayan hayvanların ölülerinin necis olduğuna kânidirler. Bu necis şeylerden biri suya veya başka bir sıvıya düşer de o sıvının özelliğini değiştirmezse önemli değildir. Ama bu necis şeyi bir insan veya hayvan o sıvının içine atar da özelliğini değiştirirse o zaman bu sıvı necis olur. Afvedilen bir pislik olmaz.

Meselâ karada yaşayan ve yaralandığı zaman kanı akan canlıların ölüleri necistir. Ancak insanın ölüsü bundan istisna edilmiştir. Deniz hayvanlarının ölüleri de, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin:

“Denizin suyu temizleyicidir. Ölüsü de helâldir” beyânı uyarınca bu hükümden istisna edilmiştir. Yukarıda geçtiği gibi insanın ölüsü temizdir. Çekirge gibi, yaralandığı zaman akacak zatî kanı bulunmadan kara hayvanlarının ölüsü de bu hükmün dışında tutularak temiz addedilmiştir. Kendisine hayat nüfuz etmiş olan ölünün parçaları da necistir. Mezheblerin bu husustaki açıklamaları detaylı bir şekilde aşağıda anlatılmıştır.

Mâlikîler: Ölünün içine hayat nüfuz eden et, deri, kemik ve sinir gibi parçalan necistir. Ama kıl, yün, tüy ve kuş kanatlarının tüyleri içlerine hayat nüfuz etmediğinden ötürü temizdirler.

Şâfiîler: Ölü hayvanın et, deri, kemik, yün, kıl, tüy ve diğer parçalarının necis olduğunu savunmuşlardır. Onlara göre bu parçalara hayat nüfuz etmiştir.

Hanefîler: Ölünün içinde hayat emareleri bulunan eti ve derisi necistir, derler. Ama ölü hayvanın kemik, tırnak, gaga, pençe, toynuk, boynuz, zülüf ve kılları içine hayat nüfuz etmediği gerekçesiyle temizdir.

Zîrâ Peygamber (s.a.s.), Meymune'nin koyununa ilişkin olarak: “Ancak onu yemek haram kılındı” buyurmuştur. Diğer bir rivayete göre de, “Ancak o koyunun eti haram kılındı” dediği söylenmektedir. Bu hadîse göre ölü hayvanın sadece eti haram kılınmış oluyor. Sayılan diğer şeylerde başka pislik bulunmazsa temiz sayılırlar. Aksi takdirde necis olurlar. Sinire dâir iki rivayet vardır. Meşhur olan rivayete göre sinir temizdir. Bazıları da, en doğrusu sinirin necis olduğudur diye başka bir rivayette bulunmuşlardır.

Hanbelîler: Ölü hayvanın bütün parçalarına (daha önceden) hayat nüfuz etmiştir. Dolayısıyla da necistir, derler. Ancak ölü hayvanın yünü, kılı, tüyü ve kuşun kanat tüyleri temizdir. Bu hükmü verirken de Hanbelîler. şu âyeti mesned kabul etmişlerdir: “Sizin için davar..., yünlerinden, yapağılarından, kıllarından bir zamana kadar (kullanmanız için) giyimlik(ler) döşemelik(ler) ve ticâret kumaşları verdi.” Zîrâ bu âyet-i kerimenin zahirî anlamı, davarların hem canlılık ve hem de ölüm hallerini kapsamına almaktadır. Kanat tüyleri de bu üç şeye kıyâs yapılarak temiz sayılmıştır.

Ölüden çıkan kan, sümük, süt, yumurta ve mide suları da necis şeylerdendir.

Hanefiler dediler ki: Ölü hayvandan çıkan ve canlılığı zamanında temiz sayılan süt, ince veya kalın kabuklu yumurta ve infeha denen mide sıvıları temizdir.

Hanbelîler: Ölü hayvandan çıkan her şey necistir derler. Ancak eti yenen ölü hayvandan çıkan kabuğu sertleşmiş yumurtalar helâldir.

Şâfiîler: Ölü hayvandan çıkan bütün şeyler necistir derler. Ancak eti yensin yenmesin bütün ölü hayvanlardan çıkan kabuğu sertleşmiş yumurtalar helâldir.

Malikiler dediler ki: Ölü hayvandan çıkan bütün şeylerin necis olduğunu söylerler.

Köpek, domuz, bunların kendi eşleriyle veya başka cinsten bir hayvanla hayvanlar da necistir.

Malikiler dediler ki: Her canlı varlık, köpek ve domuz dahi aslen temizdir. Ağırlık basan görüşe göre Hanefîler, canlı olduğu sürece köpeğin, bizatihi temiz olduğu hususunda Mâlikîlerle görüş birliği etmişlerdir. Ancak Hanefîler öldükten sonra onun etinin necis oluşuna bağlı olarak hayattayken salyasının da necis olduğunu iddia etmişlerdir. Eğer bir kuyuya düşer de ağzı suya değmeden canlı olarak çıkarsa su necis olmaz. Yine böylece kendisini silkelediğinde üzerindeki suların bir kısmı başka bir yere isabet edip bulaşırsa orası dahi necis olmaz.

Köpeğin necis oluşunun delili, Müslim'in Peygamber (s.a.s.) Efendimizden rivayet etmiş olduğu şu hadis-i şeriftir: “Birinizin kabına köpek dilini soktuğunda onu(n içindekini) döksün. Sonra yedi kez yıkasın.”

Domuzun necisliği ise köpeğe kıyâs yoluyla saptanmıştır. Zîrâ o, köpekten daha kötü bir vaziyettedir. Onun kendisinin ve mal edinilmesinin harâmlığı hakkında şeriat sahibinin kesin hükmü vardır. Köpek ve domuzdan süzülüp damlayan ter, salya, sümük ve gözyaşı da necis olan şeylerdendir.

Mâlikîler: “Her canlı ve ondan süzülüp damlayanşey temizdir” kuralı gereğince bütün bu sayılanların temiz olduğu görüşündedirler.

Dalak ve ciğer dışında bütün nevileriyle kan dahi necistir. Ancak bu ikisi, daha önce geçen; hadîs gereğince temizdirler. Cesedinin üzerinde bulunduğu sürece şehidin kanı da temizdir. Şehîdden kasıt, ileride cenaze bahsinde nitelikleri belirtilecek olan şehîddir. Şer'î usûle göre kesilen hayvanın etinin üzerinde veya damarlarında kalan kan ile balığın kanı temizdir. Bit, pire ve kinan gibi hayvanların kanları da temizdir. Diğer bazı kanlar daha vardır ki, bazı mezheblere göre bunlar da temizdirler.

Malikiler dediler ki: Akan kan, balıktan da olsa istisnasız necistir. Ama akmayan; meselâ, şer'î usûle göre kesilmiş olan hayvanın eti üzerinde veya damarlarında kalan kan temizdir.

Şâfiîler: Dört şey dışında bütün kanlar necistir, derler. Bunlar da:

1- Eti yenen hayvanın kan renginde çıkan sütü,

2- Mûtad yoluyla gelen kan rengine bürünmüş olan menî,

3- Kuluçkaya elverişli olmak şartıyla kan rengine bürünmüş olan yumurta,

4- Temiz bir hayvandan olması kaydıyla pıhtıya veya bir çiğnem ete dönüşen kandır.

Hanefiler dediler ki: İnsandan olsun, hayvandan olsun akmamış olan kan temizdir. Et çiğnemine dönüşen kan da temizdir. Fakat pıhtı hâline gelen kan necistir.

İrin (yaradan akan, kan katışığı olmayan yoğun su) ve cerahat (yaradan akan ve kan katışığı olan ince su) da necis olan şeylerdendir.

Hanefiler dediler ki: İrin ve cerahat dışında bedenden akan sıvılar eğer bir hastalıktan kaynaklanıyorsa, akarken acı hissedilmese bile necistir. Yok, eğer bir hastalıktan kaynaklanmıyorsa temizdir. Ama bir hastalıktan ötürü gözden akan sular, akarken bir acı hissedilmese bile necistir. Meselâ gözyaşı kanallarının hastalanması hâlinde gözden akan yaşlar hiçbir acı hissedilmeksizin akarlar.

Şafiiler dediler ki: İrin ve cerahat dışında yaralardan akan sıvılar, normal rengi ve kokusu değişik ise necistir. Rengi ve kokusu değişik değilse ter gibi temizdirler.

Daha henüz bebeklik döneminde olup yiyeceklerden yememiş olsalar bile insanların sidik ve tersleri gibi artıkları necistir. Bu artıklar necaset hâline dönüşmeksizin eski yenebilir şekillerinde kalsalar bile yine de pis ve murdardırlar. Katır ve eşek gibi eti yenmeyen ve fakat yaralandıklarında kanı akan hayvanların tersleri ve idrarları da necistir.

Hanefiler dediler ki: Eti yenmeyen hayvanların ters ve idrarı necaset ve taharet bakımından kısımlara ayrılır. Hayvan eğer havada uçan cinstense (karga gibi), onun necaseti muhaffeftir. Yok, eğer uçan cinsten değilse necaseti, muğallez necasettir. Şunu da kaydetmek gerekir ki: Katır ve eşek gibi hayvanların yollarda bıraktıkları sidik ve tersleri fazla olduğundan meşakkati gidermek amacıyla affedilen necasetler türünden sayılmıştır.

Ama eti yenen hayvanların artıklarına gelince bu hususta mezheblerin ihtilaflı görüşleri mevcuddur.

Şafiiler dediler ki: Eti yenen hayvanların da sidik ve tersleri mutlak surette necistir.

Hanefîler: Eti yenen hayvanların sidik ve terslerinin muhaffef necis olduğu görüşündedirler. Yalnız kuşlara ilişkin olarak şöyle bir ayırım yapmışlardır: Eğer kuş (güvercin ve serçe gibi) havada uçarken tersleyen cinsten ise onun tersi temizdir. Diğerlerininki ise (tavuk, yabanî ördek ve kaz gibi) İmameyn'e göre muhaffeftir. İmam Âzâm'a göre ise muğallez necasettir.

Mâlikîler: Eti yenen sığır ve koyun gibi hayvanlar eğer murdar şeylerle beslenmeyi âdet edinmemişlerse bunların ters ve sidiklerinin temiz olduğu görüşündedirler. Yok, eğer murdar şeylerle beslenmeyi itiyâd hâline getirdikleri yakînen veya zannî olarak biliniyorsa tersleri necistir. Ama itiyâd hâline getirip getirmediklerinde şüpheye düşülürse bakılır: Tavuk gibi, eğer pisliklerle beslenmesi kendisinden beklenilen bir hayvansa tersi necistir. Ama güvercin gibi, pisliklerle beslenmesi kendisinden beklenilmiyorsa tersi temizdir.

Hanbelîler: Eti yenen hayvanların tersinin temiz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fazla olmamak kaydıyla necaset yemiş olsalar bile tersleri temizdir. Etleri de... Yok, eğer necis olan bir şeyden fazlaca yemiş iseler bunlar üç gün süreyle pislik yemekten alıkonulur, temiz şeylerle beslenilirlerse üç gün geçtikten sonra tersleri temiz olur. Etleri de...

İnsanın ve diğerlerinin menisi necistir. Menî, cinsel ilişki veya benzeri (sevişme, elle oynama) esnasında orgazm halinde gelen bir sıvıdır. Bu sıvı, mîzâçları itidale erdiğinde (yani 30 yaşı civarına geldiklerinde) erkeklerde beyaz ve yoğun halde olur. Kadınlarda ise sarı ve ince olur. Kadının menîsi, vücûdunun dışına çıkmaz; fercinin (vaginanın) içinde kalır. Cinsel ilişki esnasında bazan erkeğin penisinin üstünde de görülebilir. Kadının menisinin varlığını kabul etmeyip kadının fercinde (vaginasında) sadece bir ıslaklık hissedildiğini iddia edenler, aslında bedenî duyguları inkâr etmiş oluyorlar. Mezî ve vedî de necis şeylerdendir.

Hanbelîler: Eti yenen hayvanların mezî ve vedîlerinin temiz olduğu görüşünü ileri sürmüşlerdir.

Mezî: Oynama esnasında penisten akan ince bir sıvıdır. Vedî ise çoğunlukla idrardan sonra akan beyaz ve yoğun bir sıvıdır.

Kusuntu ve mideden gelen su da necistir. Ancak bu hususta mezheblerin detaylı görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

Hanefiler dediler ki: Durdurulması mümkün olmayan ağız dolusu olarak gelen gerek yemek, gerek su, gerek san renkte (za'ferân gibi) bir sıvı ve gerekse kan pıhtısı hâlinde gelen kusuntu ğalîz necasettir. Bu yemek ve sular, mideye yerleşmeden önce kusulsa bile yine ğalîz necasettirler. Süt emme dönemindeki çocuğun kusmuğu dahi bu hükme tâbidir. Fakat uyumakta olan bir kişinin ağzından gelen su temizdir. Az veya çok, küçük veya büyük kurtçukları kusan kimselerin de bu istifrâları temizdir. Mideden gelen su da kusuntu hükmündedir.

Bu hususta Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır:

“Sizden biriniz namazdayken kusar veya midesinin suyu ağzından dışarı atılırsa namazı bıraksın ve gidip abdest alsın.”

Yalnız Hanefî İmamları, balgam ve kanla karışık tükürük hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Saf olarak hiçbir şeyle karışmamış olan balgamın temiz olduğuna hükmetmişlerdir. Ancak yemekle karışık olup bu karışımda yemek balgamdan daha çok olursa necis olur demişlerdir. Ama her ikisi eşit miktarda olursa her biri tek başına değerlendirilir. Eğer yemek kısmı tek başına ağız dolusu olursa kusuntu hükmüne tabi olur. Tükürükle karışık olan kana gelince bu karışımdaki tükürük çoğunlukta olup sıvının rengi sarı olursa bu temizdir. Yok, eğer karışımın içindeki kan çoğunlukta olup sıvının rengi kırmızı olursa bu necistir. Karışımdaki kan ister çok olsun ister tükürüğün miktarına eşit olsun, ağız dolusu olmasa bile yine necistir. Deve ve koyunların geviş getirmeleri esnasında çıkarmış oldukları salyalar da az olsun çok olsun necistir. Şunu da bilmek gerekir ki: Bir kişi aynı anda birkaç defa peş peşe kusar da bu kusuntulardan her biri kendi başına ağzı doldurmaz, ama üst üste toplandığında ağız dolusu kadar olursa bu kusuntular da necis olur.

Mâlikîler: Kusuntuyu, “mideye yerleştikten sonra tekrar ağız yoluyla dışarı çıkan yemek” olarak tanımlamışlardır. Şu halde bu yemek, yalnız ekşime şeklinde de olsa, yemeklik vasfını yitirecek de olsa necis olur demişlerdir. Ama midenin dolması esnasında ağız yoluyla dışarı attığı su, pisliğe benzemedikçe pislik hükmüne girmez. Bir tek niteliğiyle de olsa pisliğe benzerse pislik hükmüne girer, necis olur. Sözünü ettiğimiz bu suda ekşime yalnız başına zarar vermez. Midenin dışarıya attığı bu su, ekşimiş olur, fakat başka özelliklerini kaybetmez ve değişmezse necis olmaz. Ekşime hafif olup devamlı tekerrür etmesi dolayısıyla hafif sayılmakta ve dolayısıyla bu su necis olarak kabul edilmemektedir, temizdir. Mideden çıkan su, sarı renge bürünüp pis kokmaktaysa necislik bakımından kusuntunun hükmüne tâbi olur. Ancak bu su, sürekli olarak mideden gelmekteyse zorluklar göz önüne alınarak afvedilen necasetlerden sayılmıştır.

Şafiiler dediler ki: Kusuntu derhal dışarı çıkarsa ve yemek olsun su olsun, asliyeti değişmemiş olsa bile mideden çıktığı bilinirse necistir. Ama mideden çıktığı şüpheli olursa asl olan temiz olmasıdır. Uyuyanın ağzından çıkan su da sarı renkli ve pis kokulu ise bu hükme tâbidir. Ama bu derde müptelâ olanlar için bu su, zorluğu gidermek maksadıyla afvedilen necasetlerden sayılmıştır. Deve ve koyunların geviş getirmeleri esnasında çıkardıkları salyaları, az da olsa çok da olsa necistir.

Hanbelîler: Kusuntu ve midenin dışarıya attığı su, hiç bir ayırıma tâbi olmaksızın necistir derler.

Canlı hayvandan çıkan çürük yumurta da necistir.

Mâlikîler: Çürük yumurtayı kokan, rengi maviye dönüşen; kan, et parçası veya ölü bir civciv hâline dönüşen bir yumurta olarak tanımlamışlardır. Çorba gibi, sarısıyla beyazı birbirine karışan, içinde nokta halinde kan bulunan yumurtalar temizdir. Ölü hayvanın yumurtasına gelince bu, daha önce de belirtildiği gibi necistir.

Şâfiîler: Çürük yumurtayı, “Kokuşmuş olmakla birlikte sarısı beyazına karışan yumurtadır” şeklinde tanımlamışlardır. Bununla beraber böylesi yumurtaların temiz olduğunu da doğrulamışlardır. Bunlar derler ki: “Kana dönüşen ve canlı bir hayvandan çıkıp da kabuğu sertleşmemiş olan yumurta necistir.”

Hanefiler dediler ki: Yumurta kana dönüşürse necis olur. Ama sadece kokarak değişen yumurta, kokmuş et gibi temizdir.

Mezheblerin bu konudaki detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır. Ölüsü necis sayılan bir canlıdan alınmış parçalar da necistir.

Hanbelîler: Ölüsü necis olan canlılardan alınmış olan parçaların arasından iki şeyi istisna edip bunların temiz olduğuna hüküm vermişlerdir,

a- Kabuğu sertleşmiş yumurta,

b- Mecburî kesilmesi esnasında, canlı hayvanda kesilmesine güç yetmeyen parçalar...

Şafiiler dediler ki: Eti yenen hayvanların üzerlerinden alman ve alınırken beraberlerinde örfe göre bir kıymeti olmayacak kadar az miktarda et parçası kopan yün, tüy, kıl ve kanat tüyleri temizdir. Ama beraberlerinde örfe göre bir kıymeti olacak kadar çok et parçası koparsa her ikisi de necis olur. Hayvanın üzerinden alınan tüy ve beraberindeki şeyin temiz mi necis mi olduğu hususunda şüpheye düşülürse asl olan temiz olmasıdır. Ayrıca daha önce de geçtiği gibi Şâfiîler, ölü hayvanın istisnasız olarak tüm parçalarının necis olduğuna hüküm vermişlerdir.

Ölü hayvan bahsinde sayılan paralarla canlı olan ceylandan alınan misk ve derisi bu hükmün dışında tutulmuş olup temizdir. İnsandan gayrı, eti yenmeyen canlıların sütü de necistir. Ateşle yanan pisliğin külü ve dumanı necistir.

Hanefiler dediler ki: Canlı olsun ölü olsun, eti yensin yenmesin bütün hayvanların sütü temizdir. Ancak domuzun sütü müstesnadır. Çünkü o sağken de ölüyken de necistir. Ateşle yanmış necasetin hem külü, hem dumanı temizdir. Aynı şekilde yanmaksizın bir necaset, kendiliğinden toprak haline gelirse temiz olur.

Mâlikîler: Bunlara göre ateşle yanmış necasetin külü temiz, dumanı ise necistir. Mâlikîlere göre kuvvetli olan görüş budur.

Sarhoş edici sıvılar da necistir. Bu sıvı ister üzüm şırasından, ister kuru üzüm ezmesi, ister hurma ezmesi, ister başka bir şeyden yapılmış olsun necistir. Zîrâ Cenâb-ı Allah, hamrı (şarabı) “rics' yani pislik ile adlandırmıştır. Rics ise örfe göre necis şey demektir. Sarhoş edici her sıvının hamr olarak kabul edilmesi, Müslim'in rivayet ettiği şu hadîs-i şeriften ötürüdür:

“Her sarhoş edici şey hamrdır. Her sarhoş edici şey haramdır.”

Şerîat sahibinin sarhoş edici sıvıyı içmenin haram olduğunu ilân etmesinin üstünde, onun necis olduğuna karar vermesi, ondan nefret edilmesi ve onu kullanmanın büyük günâh olduğunun bilinmesi içindir.

Namaz kılanın bedeninde, elbisesinde ve namaz kılacağı yerdeki necâseti gidermek vâcibtir.

Malikiler dediler ki: Necasetin giderilmesine ilişkin iki meşhur kavil (söz) vardır:

a- Necaseti gidermek, namazın sahîh olabilmesi için şart olduğundan vâcibtir.

b- Necaseti gidermek sünnettir. Sünnet veya vâcib olmasının şartı; namaz kılanın kendisinde necaset olduğunu hatırlaması ve onu gidermeye muktedir olmasıdır. Adamın biri, üzerinde veya kıldığı yerde necaset bulunmasına rağmen namaz kılmış, bu necaseti önceden gidermeyi unutmuş veya gidermekten âciz kalmışsa namazı her iki kavle göre de sahîh olur. Ancak kıldığı namaz öğle veya ikindi ise güneş guruba gelip sararıncaya kadar yeniden kılması; akşam veya yatsı ise şafak vaktine kadar yeniden kılması, sabah namazı ise gün doğuşuna kadar yeniden kılması mendup olur. Ama üzerinde veya kıldığı yerde necaset olduğunu bilip de kasıtlı olarak kılarsa veya haberi yoksa birinci kavle göre namazı bâtıl, ikinci kavle göre ise sahihtir. Birinci kavle göre namazı bâtıl olduğu için aynı vakitte veya başka bir zamanda mutlaka yeniden kılması gerekir. İkinci kavle göre de yeniden kılması menduptur.

Ancak zorluklar ve imkânsızlıklar göz önüne alınarak kendisinden afvolunan necasetler bu hükümden müstesnadır. Bu hususta yüce Allah şöyle buyurur: “(Allah) din işinde üzerinize bir zorluk da yüklemedi.” Kendisinden afvolunan necasetler hakkında mezheblerin tafsilâtlı görüşleri aşağıya çıkarılmıştır.

Mâlikîler: Kendisinden afvolunan necasetleri şu şekilde sıralamışlardır:

a- Emzikli kadının bedenine veya elbisesine, emzirmekte olduğu çocuğun (bu çocuk kendisine ait olmasa bile) bulaşan idrar ve dışkısı. Tabiî emziren kadın, çocuğun pislemesi hâlinde mümkün mertebe kendisine bulaşmamasına gayret edip kaçınacaktır. Böyle kadınların, kendileri için bir namaz elbisesi hazırlamaları da menduptur.

b- Mayasılın (hemorroid) ıslaklığının kişinin bedenine veya elbisesine günde bir kez dahi olsa her gün bulaşması. Bu ıslaklık ele bulaşırsa eli yıkamak gerekir. Fakat bu hastalığa müptelâ olan kişi elini her gün iki defadan fazla mak'adına değdirip mayasılı geri döndürüyorsa elini yıkamaktan afvolunur. Elbise ve bedene günde bir defadan fazla isabet ederse..., dendi. El için ise günde iki defadan fazla isabet ederse..., dendi. Bunun sebebi şudur: Birçok defa olmadıkça eli yıkamak zor değildir. Ama beden ve elbiseyi yıkamak zordur.

c- İdrar, dışkı, mezî ve vedî gibi sıvılar her gün bir kere de olsa kendiliklerinden sızıntı yapsa ve bu sızıntılar elbise ve bedene bulaşsa yıkanması gerekmez. Bir yere bulaşır da bu yerden başka tarafa geçmek mümkün olmazsa, orasının yıkanması da gerekmez. Ancak bu haldeki kimsenin kendisi için bir namaz elbisesi bulundurması menduptur.

d- Kasabın, banyo sularını çeken kimsenin, yaralan tedavi eden doktorun elbisesine isabet eden şeyler. Ancak bu gibi kimselerin kendileri için namaz elbisesi bulundurmaları menduptur.

e- Namaz kılanın elbisesine, bedenine veya namaz kıldığı yere gerek kendisinin, gerek insan olsun hayvan olsun (bu hayvan domuz olsa da) başkalarının bulaşan kanı. Ancak bu kan lekesinin genişliğinin, katırın ön ayağındaki siyah benden daha büyük olmaması gerekir. Gram olarak ağırlık önemli değildir. Bu hususta irin ve cerahat da kan hükmündedir.

f- Kişinin ahıra bağlamakta olduğu, yemini verdiği veya otlatmakta olduğu at ve katırın kendi bedenine, elbisesine veya namaz kılmakta olduğu yere bulaşan idrar veya dışkısı. Bunlardan korunmak zor olduğu için afvolunan necasetler grubundandırlar.

g- Pisliğe düşüp ondan bir şey kaldırıp da ayağına veya ağzına pislik bulaşan kara sinek, sivrisinek veya küçük karıncadan insana, ya da elbisesine bulaşan izler. Bunlardan sakınmak da zordur. Bu nitelikteki büyük karıncaların bıraktıkları izlerse afvolunan necasetten sayılmaz. Çünkü bu, ender görülür.

h- Hacamat vurulan yerde, bezle silindikten sonra kalan kan kalıntısı. İyileşip yıkanmasına kadar bu kan kalıntısı afvolunan necasetlerden sayılır.

i- Kişinin elbisesine veya ayağına bulaşan yağmurun çamuru veya necasetle karışık yağmur suyu. Bunlar yollarda bulundukları sürece, yağmur kesildikten sonra bile olsa bu hükme tabidirler. Ancak bunlar için üç şartın bulunması gereklidir:

1.Muhakkak surette veya zannî surette olsa bile çamura veya suya karışan necaset yandan fazla olmamalıdır.

2.Çamura veya suya karışmaksızın necasetin direkt olarak insana bulaşmaması gereklidir.

3.Kişinin bu çamura veya suya bulaşmada bir kastı ve katkısı olmamalıdır. Örneğin temiz yol varken kişinin bu çamurlu yollardan geçmemesi gerekir. Yollara serpilen su ve su birikintisi bulunan yerlerdeki arta kalan sular da yağmur çamuru hükmündedir.

j- Birden fazla olan çıbanlardan akan irin. Bu irin ister kendiliğinden, isterse gereksiz yere sıkılmakla aksın. Ama çıbanların çokluğu, sıkılmalarına ihtiyaç olduğu sanısını doğurmaktadır. Akan irinler katır beninden fazla olsa bile afvolunan necasetlerden sayılırlar. Fakat çıban bir tane olur da bundaki irin kendiliğinden akarsa veya ihtiyaç duyulduğu için sıkılarak akıtılırsa yine sorun yoktur. Ama ihtiyaç duyulmaksızın sıkılmakla akarsa katır beni kadar olanı afvolunur, geri kalan fazlalık ise afvolunmaz.

k- Çok olsa bile pirelerin pisliği. Eğer pire akan kanla besleniyorsa, pisliği necis, ama afvolunan bir necistir. Kanına gelince, diğerlerinin kanı gibi olup katır beninden fazlası muaf değildir.

ı- Uyumakta olan bir kimsenin midesinden çıkıp gelen su. Bu su sarı ve pis kokuyorsa necistir. Eğer devamlı olarak akıyorsa muaftır.

m- Üç tane veya daha az sayıdaki bit ölüsü insan üzerinde veya elbisesinde bulunursa muaftır.

n- Kişinin ön veya arkasından gelen necaseti taş veya benzeri şeylerle temizleyip gidermesinin sonra geriye kalan pislik izi. Bu iz fazla yayılmadıkça suyla yıkanması gerekmez. Eğer fazla yayılırsa suyla yıkanması vâcib olur. Kadının önündeki necaseti temizlemede su kullanmasının gerekli oluşu gibi... Bunun geniş açıklaması istinca bahsinde gelecektir.

Hanefiler dediler ki: Necaset, muğallaza ve muhaffefe olmak üzere iki kısma ayrılır. İmam Âzam'a göre necâset-i muğallaza, hakkında başka bir nassla muâraza olmaksızın nass bulunan bir necasettir. Muhaffefe ise, hakkında başka bir nassla muâraza olmakla birlikte ayrı bir nass bulunan necasettir. Eti yenen hayvanların idrarı gibi! Bu husustaki muârazalı nasslar şu hadîs şeriflerdir: “Sidikten uzak kaçın.”

Urenîlerin hadîsine gelince bu da eti yenen hayvanların sidiğinin temizliğini ispatlar. Bu hususta iki delil çatışınca, eti yenen hayvanların sidiği necâset-i muhaffefe olmuştur. Gelelim Urenîlerin hadîsine: “Ureyne oymağından bir kısım insanlar Medîne-i Münevvere'ye geldiler. Oranın havası kendilerine yaramadı. Renkleri sarardı. Karınları şişti. Rasülullah (s.a.s.) onlara, sadaka için toplanmış olan develere gidip sütlerini ve idrarlarını içmelerini emretti. Onlar da gidip içtiler. Ve bu, onlar için bir şifâ sebebi oldu.”

Necâset-i muğallazada şu hususlar afva uğrar:

a- Dirhem miktarı kadar olan necâset-i muğallaza.

b- Tartılabilen yoğun necasetlerden yirmi kırat kadar olanı.

c- İnce necasetlerden de el ayası kadar olanı.

Bunu üzerinde taşıyanın namazı sahîh fakat tenzihen mekruh olur. Tahrimen mekruh olması söz konusu değildir. Zîrâ bu miktar necasetin muaf sayılması, günâh durumunun ortadan kalkmasını gerekli kılar. Evet, dirhem miktarı necaseti gidermek, daha az miktarda olanı gidermekten daha kuvvetlidir.

Hanefîlerin meşhur kavline göre tahrimen mekruhtur.

d- Zaruret hâli bulunan yerlerde kediyle farenin sidik ve pislikleri. Farenin pisliği fazla olup da eseri görülecek kadar olmamak şartıyla buğday içine düşerse muaf sayılır. Farenin sidiği kuyuya damlarsa zaruret dolayısıyla muaf sayılır. Ama gerek pisliği, gerekse sidiği elbiseye veya kaba bulaşırsa muaf sayılmaz. Çünkü bundan sakınmak mümkündür. Kedinin sidiği elbiseye bulaşırsa zaruret çıkması dolayısıyla muaf sayılır. Elbiseden başka şeye kedinin sidiği veya dışkısı bulaşırsa sakınılması mümkün olduğu gerekçesiyle muaf sayılmaz.

e- Necis olan bir şeyin buhar ve tozu. Yerdeki dışkılara rüzgâr vurup elbiseye izini bulaştırırsa dışkının kokusu gelse bile yine zararı yoktur. Yine böylece rüzgâr esmesiyle zıbil tozu savurulup insanın elbisesine bulaşırsa zarar vermez.

f- İğne ucu kadar görülmeyecek derecede ince olan sidik serpintisi. Bunlar elbiseyi ve bedeni kaplayacak kadar çok olsalar bile zaruret nedeniyle yok gibi sayılırlar. Kasabın elbisesine bulaşan kan damlacıkları da zaruret dolayısıyla sırf kasap için muaf sayılır. Eğer bu sidik serpintileri bir elbiseye bulaşır da sonra bu elbise az bir suyun içine atılırsa o su necis olur. Çünkü burada bir zaruret söz konusu değildir.

g- Bir pisliğe konup da pislikten kendisine bir şeyler bulaşan bir kara sinek, namaz kılan bir şahsın elbisesine konar ve onda pislikten bir iz bırakırsa yine muaf sayılır.

h- Caddelerdeki çamurlar, karışımlarındaki necaset aynen görülmedikçe yandan çok olsa bile muaf sayılır. Necâset-i muhaffefe, elbisenin veya bedenin tümünün dörtte birini geçmedikçe muaf sayılır. Necasetin hafifliği ancak sıvı olmayanlarda açığa çıkar. Çünkü bir sıvıya herhangi bir necaset bulaştığında o sıvı da necis olur. Bu hususta muğallaza olanla muhaffefe olan arasındaki herhangi bir fark yoktur. Bunda ağırlığa ve alana da itibar edilmez. Deve ve koyun pisliği fahiş miktarda çok olmadıkça bir kaba veya kuyuya düşer de dağılıp rengini yaymazsa muaf sayılır. Buradaki azlık veya çokluğun takdir edilmesi, bunu gören kimsenin görüşüne bırakılmıştır. Eşeğin tersi ile sığırın ve filin pisliklerine gelince, zaruret veya iptilâ halinde bunlar muaf sayılırlar. Bunların kurusu da yaşı da aynı hükme tâbidir.

Şafiiler dediler ki: Necasetten bazıları afvolunur. Ki bunları şöylece sıralamak mümkündür: Normal gözün göremediği necaset, muğallaza da olsa muaftır. Ateşte yakılan bir necasetin kendisinden ayrılan az miktardaki dumanı muaf sayılır. Ateşsiz olarak bir necasetin kendiliğinden yükselen buharı böyle olmayıp tamamen temizdir. Taşla temizlenen bir kişinin mak'adında kalan pislik izi. Bu kalıntı ve iz, sahibine nisbetle muaf sayılır. Başkaları için değil...

Sözgelimi böyle birisi, az bir suyun içine oturursa ve temizlenme mahalli de suya değerse o su necis olur. Necis olduğu muhakkak bir şeylerle karışan sokak çamurları. Eğer bu çamurun necis olduğu sanılır veya bu hususta şüpheye düşülürse temiz sayılır. Bu çamurların muaf sayılmaları için aşağıdaki şu dört şartın tahakkuk etmesi gerekir:

1- Necasetin bizatihi kendisi zahir olmamalıdır.

2- Yolda yürümekte olanın bu pisliklerden sakınması, yani elbisesinin eteğini sarkıtmaması; su taşıyanların kaplarından sıçrayan serpintilere kendisini yaklaştırmaması gerekir.

3- Yoldaki pisliklerin kendisine, yürürken veya bir şeye binmişken bulaşmış olması gerekir. Eğer kendisi bu pisliğin içine düşer de elbisesi kirlenirse muaf sayılmaz. Ve bu durumlar ender vukû bulduğu için sakınmak da mümkündür.

4- Bu necaset sadece elbiseye veya bedene bulaşırsa muaf sayılır. Necis bir küle gömülen ve bu vasıftaki kızgın bir külün üzerinde ısıtılan ekmeğe bu pislikten bir şey bulaşırsa, her ne kadar ayıklanması kolay olsa da muaf sayılır. Bu çeşit pislikten bir şey sütün içine düşer de eseri belli olursa veya bu bir elbiseye bulaşırsa muaf sayılır. Peynir ve meyvelerdeki kurt ölüsü her ne kadar necis ise de bu nesnelerin içinde ölü olarak bulunursa muaf sayılır. İnfehalar da muaf necasetten sayılırlar. (Bunlar, süt oğlaklarının veya danalarının midelerinden çıkan sıvılardır. Ki bunlar peynirin maya tutmasına elverişlidirler.) İlâçları ve esansları kullanılır hâle getirmeyen necis sıvılar da muaf sayılır. Tabîî fazla olmamak ve yeteri kadar kullanmak şartıyla... Bu da infeha denen sıvıya kıyâsla muaf sayılmıştır. Harcı necis kül ile yoğurulup yapılan duvarların üzerine serilen elbiseler, ıslak olmaları dolayısıyla bu pis küle bulaşırlarsa muaf sayılır. Zira bundan sakınmak da zordur. Ölü bit yumurtaları, çok da olsa karasineğin pisliği muaf necasetlerden sayılmıştır. Evde, sergilerin üzerine ve yere düşen kuş pisliklerinin de muaflığı için üç şartın tahakkuku gerekir:

1- Kasıtlı olarak bunlara basıp geçmemek gerekir.

2- Zaruret olmadığı takdirde iki yanından birinin yaş olmaması gerekir. Meselâ zorunlu olarak geçilmesi gereken yoldaki bu tür pislikler rutûbetli de olsa ve buradan geçmek kasıtlı da olsa yine afvolunur.

3- Bu çeşit necasetten sakınmanın meşakkatli olması gereklidir. Üstü açılan bir mezarlığın az miktardaki toprağı da afvolunan necasetlerdendir. Köpek, domuz, bunların kendi aralarında veya başka cinsten hayvanlarla çiftleşmelerinden doğan yavruları müstesna, diğer hayvanların az miktardaki necis tüyleri de muaf sayılır. Köpekle domuzun necis tüyü az miktarda olsa bile muaf değildir. Çok da olsa yine muaf sayılmaz. Ancak binici ve kırkıcı olanların sakınmaları zor olduğu gerekçesiyle onlar muaf sayılmışlardır. Sudaki balığın pisliği; eğer balık suya sırf iş olsun diye konulmamışsa ve pisliği de o suyu değiştirmemişse muaftır.

Etin ve kemiğin üzerinde kalan kan. Eğer bunlar yıkanmaksızın tencereye konulmuş olurlar ve çorba (veya diğer yemekler) de değişik olup normalden ayrı olsa bile yine afvolunur. Ama et veya kemik tencereye konulmadan yıkanacak olursa üzerine dökülen su yere damlarken sâf ve temiz oluncaya kadar yıkanmasına devam edilir. Su berrak olursa et veya kemik temizlenmiş demektir. Aksi halde necistir ve muaf sayılmaz. Temizlendikten sonra üzerinde az miktarda kan kırmızılığı kalırsa, bunu kökten silmek mümkün olmadığından muaf sayılır. Normal bir yıkamadan sonra geriye kalan kırmızılık muaf sayılır.

Uyumakta olan bir şahsın ağzından gelen ve midesinden kaynaklandığı muhakkak olan san renkli ve pis kokulu salya. Eğer bu şahıstaki sözbkonusu salya, her zaman görülen bir şeyse fazla miktarda aksa bile muaf sayılır. Ama midesinden kaynaklandığı şüpheli ise temiz sayılır. Deve ve benzeri hayvanların geviş getirme esnasında çıkardıkları salyaları, kendilerine yem veren, ahıra bağlayan veya otlatan kimselere bulaşırsa muaf sayılır. Harman üzerindeki tahıla bulaşan hayvan sidiği ve dışkısı da muaf sayılmaktadır. İstinca için su alınan banyo havuzlarına düşen fare pisliği de bunlardandır. Ancak bu pislik az olup içine düştüğü suyun vasıflarından birini değiştirmemelidir. Tedavi maksadıyla vücutta ateşle yakılıp açılan yere konulan nohut tanesi de, necasete bulaşmış olan organın üzerine konulursa muaf sayılır. Süt sağılırken hayvanın pisliği veya memesinin üzerindeki bir necaset sütün içine düşerse muaf sayılır. Hayvan pisliğiyle karışık bir çamurdan yapılma arı kovanlarındaki pisliklerden bala bulaşma olursa yine afvolunur. Süt emmekte olan çocuğun ağzındaki pisliğin memeye bulaşması veya onubağzından öpen birinin ağzına ıslaklıkla beraber bulaşması da muaf sayılır. Karınca, arı, balarısı ve benzeri akacak kanı bulunmayan hayvanların içine düşüp ölmekle necis kıldıkları sıvı şeyler de bunlardandır. Eğer bu saydıklarımız başka bir hayvan tarafından değil de sadece rüzgârın etkisiyle bu sıvının içine düşmüş ve evsâfını değiştirmemişlerse, bu sıvılar içilebilirler. Dövme yaptırırken çıkan kan üzerine çivit döküldükten sonra bu kan mavi veya yeşil renge bürünür. Evet, vücûda iğne batırarak kan çıkarıp sonra da bu kanın üzerine çivit dökmekle elde edilen mavi veya yeşil renkteki nakışlı izler de şu şartlarla afvolunurlar:

1- Bu iş, başkasının vararına olmayan şahsî bir ihtiyaç için yapılmışsa,

2- Bu işi yapan kişi mükellef değil ise,

3- Mükelleflik çağında yapmış fakat bu izleri gidermesi, teyemmümü mübâh kılacak derecede bir zararın (el veya yüzde yaralanmaların) meydana gelmesine sebep olacaksa muaf necasetlerden sayılır. Aşağıdaki şu şartları hâiz olan kan da afvolunan necasetlerden sayılmıştır. Şöyle ki:

a- Normal gözün göremeyeceği kadar az olan kan. Bu, köpek ve domuz gibi muğallez necasetten olan hayvanların kanı olsa bile... Normal gözün, görebileceği miktardaki kan: Bu kan eğer köpek, domuz ve benzeri hayranların kanı ise mutlak surette afvolunmaz. Kişinin kendi vücûdunun değil de başkalarının kanına gelince, bu kan az miktarda olur da kişi bizzat kendi kendini buna bulaştırmamışsa muaf sayılır. Zaruret olmaksızın üzerinde kan bulunan kişiye de yanaşmaması gerekir. Akıcı kanı olmayan pire ve benzeri hayvanların kanma gelince bunların çok miktardaki kanlan da şu üç şartla muaf tutulur:

1- Çok miktardaki pire kanı, kişinin kendi fiiliyle veya başkası tarafından üzerine bulaşmamış olması gerekir. Mükellef olmayan kişi de, kendi isteğiyle bunu bulaştırmamış olmalıdır. Bu durumda kanın çoğu değil de sadece az miktarı muaf sayılır. 2- Sakınılması güç olmayan ve üzerinde pire kanı bulunan bir şahsa yaklaşmamalıdır. Bunun tersini yapacak olursa pire kanının çoğundan değil de sadece azından muaf tutulur.

3- Bu kan güzelleşmek için bile olsa, üzerindeki giymeye ihtiyaç duyduğu bir elbiseye isabet etmiş olmalıdır. Kişinin kendi vücûdunun burun, kulak ve göz gibi tabiî geçit yerlerinden akan kanına gelince mûtemed olan görüş şudur: Tabiî geçit yerlerinden akmasa bile az miktardaki kan muaf sayılmaktadır. Meselâ çıbanlardan, sivilcelerden ve neşter vurulan yerlerden akan kanlar gibi. Kişinin fazla miktarda akan kanının muaf sayılabilmesi için de üç şart gereklidir:

1- Bu kan, kişinin vücudundaki çıbanı sıkması gibi kendi fiiliyle çıkmamış olacak. Bunun aksini yaparsa sadece az miktardaki kanından muaf tutulur. Ama neşter vurup kan aldırma ve hacamat (kupa) vurdurma gibi hallerde kendi fiiliyle de aksa çok miktardaki kanından da muaf tutulur.

2- Kan, çıktığı mahalli aşmayacak. Mahallinden maksat, sadece yaranın veya çıbanın bulunduğu mahal değildir. Meselâ eldeki bir yaranın mahalli, dirseğe kadardır.

3- Zaruret olmadıkça kişinin, üzerinde kan bulunanbşahsa veya şeye yanaşmaması gerekir. Muaflığın geçerliliği, kişinin sadece kendi şahsı içindir. Sözgelimi, üzerinde kan bulunan bir şeyi tutması veya başkası tarafından böyle bir şeyin üzerine yüklenmesi afvolunmaz. Kanın azlık veya çokluğunun ölçüsü, örfün takdirine göredir. Az veya çok olduğu hususunda şüpheye düşülürse aslolan muaflıktır.

Hanbeliler dediler ki: Muaf sayılan necasetler şunlardır:

Az miktardaki kan, irin ve cerahat. Azlığı, insanbbaktığında kendi kendine: “Bu azdır” dediği bir miktar olarak tanımlanmıştır. Az miktardaki necaset, yiyecek ve sıvılardan başkasına bulaşacak olursa muaf sayılır. Bunlara bulaşırsa muaf sayılmaz. Şayet yiyecek ve sıvıya bulaşan bu pislik, canlı iken temiz olan bir hayvanın ön ve arkasından başka bir yerinden çıkmışsa yine muaftır. Kan, irin ve cerahatten biri, elbisesinin birkaç yerine bulaşmış ise bakılır: Eğer pislik bulaşan bu yerler bir araya getirilip üst üste konulduğunda, tamamı az ise muaf olur. Aksi halde, hayır! Kişinin üzerindeki iki veya daha fazla elbise bir araya getirilerek bunlardaki pislikler üst üste hesaplanmaz. Her giyecek tek başına değerlendirilir. Yeteri kadar istinca yapılıp mak'ad temizlendikten sonra geride kalan az miktardaki kalıntı da muaf sayılır. Küçük abdest yapılıp iyice temizlendikten sonra gelen idrar sızıntısı da muaftır. Çünkü bundan sakınmak zordur. Vasfı açıkça belli olmayan pisliğin dumanı ve tozu da bu gurupta mütâlâa edilir.

Afvolunan bir necasetle kirlenen az miktardaki su da böyledir. İnsanın gözüne bulaşıp da yıkanması zarar veren necaset muaftır. İçine necaset bulaşmakla necisliği kesinleşen az miktardaki sokak çamuru da muaf sayılır.

Necaset bazı şeylerle gidilir. Ki bunları şu şekilde sıralayabiliriz: Temiz su, bu iş için yeterli değildir.

Hanefiler dediler ki: Temizleyici olmayan temiz su, necaseti giderme hususunda temizleyici su gibidir. Sirke ve gül suyu gibi sıkıldığında temiz sular da temizleyici su gibidirler. Bunların üçü, galiz de olsa, görünse de, görünmese de bütün necasetleri (bu necasetler kişinin bedeninde, elbisesinde veya namaz kılacağı yerde olsa bile) temizlerler.

Bundan sonra gelecek olan “Suların kısımları” mevzuunda temiz su ile temizleyici suyun açıklaması yapılacaktır. Necasetin bulunduğu yerin nasıl temizleneceği hususunda mezheblerin muhtelif görüşleri vardır.

Hanefiler dediler ki: Necâsetli elbise, bir defa bile yıkanmakla üzerinde görünen necaset giderilirse temiz olur. Tabiî, bu yıkama eğer akar bir suda veya üzerine su dökmekle oluyorsa. Fakat bu elbiseler kapta yıkanıyorsa üç defa yıkanması ve her yıkanışta da sıkılması gerekir. Eğer bu elbise necis bir boya ile boyanarak necis olmuş ise onu temizlemek için üzerine su dökmek ve su berrak bir şekilde ondan akıncaya kadar yıkamaya devam etmek gerekir. Üzerine dökülen su, saf olarak ondan damladığında boyanın rengi üzerinde kalmış olsa bile elbise temizlenmiş olur. Renk ve koku gibi eserler necasetin yerinde kalmış olsa, bunları gidermek zor olduğundan muaf sayılırlar. Buradaki zorluğun ölçüsü, giderilmesi için sudan başka sabun ve benzeri maddelere ihtiyaç duyulmasıdır.

Necis bir kına ile boyanmak da böyledir. Adamın biri necis bir kınayı vücûduna yakarsa, bunu temizlemek için üzerine su döker ve döktüğü su berrak bir şekilde akıncaya kadar bu işleme devam ederse temizlenmiş olur. Dövme yapmanın hükmü de böyledir. Dövme için, sözgelimi ele ya da dudağa iğne batırılıp kan çıkarılır. Sonra da bu kanın üzerine çivit dökülür, bundan sonra yara iyileşince meydana gelen nakışlı ve renkli iz necis olur. Ki bunun izini su ile gidermek mümkün değildir.

Bunu temizlemek, üzerine su döküp, dökülen suyun ondan sâf ve temiz olarak ayrılmasıyla tamamlanmış kabul edilir. Necis yağların eseri de zarar vermez. Ölü hayvanın iç yağı böyle değildir. O bizzat necistir. Görülmeyen necasete gelince onu yıkayan, yıkandığınyerin temiz olmasını zannetmesi halinde sayısı şart olmaksızın temiz olur. Vesveseli kimselerin üç defanyıkaması ve eğer yıkadığı şey elbise ise her yıkadığında da sıkması; yıkadığı bir yer ise her yıkadığında temiz bir bez ile kurulaması takdir olunmuştur. Bol su dökerek üzerindeki necasetten iz kalmazsa yine temiz olur. Necis yer, kurumakla da temiz olur. Ayrıca temizlemek için su ile yıkamaya gerek yoktur. Vücûdun üzerinde bulunan görünür necaset, salt gidermekle temizlenmiş olur. Görünür olmayanlarda ise galip zanna göre hareket edilir. Necaset bulaşmış kaplara gelince bunlar pişirilmiş topraktan, tahtadan, demir ve benzeri madenlerden yapılmış olurlar. Ki bunları temizlemek de dört şekilde olur:

a- Yakmak,

b- Yontmak,

c- Silmek,

d- Yıkamak.

Kap, eğer pişirilmiş topraktan veya taştan yapılmış ve aynı zamanda yeni ise ye necaset de bütün kısımlarına sirayet etmiş ise, ateşte yakılarak temizlenir. Eğer eski ise yukarıda geçtiği şekilde yıkayarak temizlenir. Eğer tahtadan yapılmış ve yeni ise, yontarak temizlenir. Eski ise yıkayarak temizlenir. Eğer demir, bakır, kurşun veya camdan yapılmışsa ve ayrıca cilâlı ise silerek temizlenir. Cilâlı değilse yıkayarak temizlenir. Yağ, zeytinyağı gibi necislenmiş sıvılara gelince, bunları temizlemek için şu yol takib edilir: Bu sıvınınnüzerine üç defa su dökülüp tekrar üzerinden alınır. “Ya da bu sıvı dibi delik bir kaba konularak üzerine su dökülür. Yağ üste çıkar. Sonra da karıştırılır.

Bilâhare deliğin tıpası açılır. Su akıp gider. Ve geriye kalan yağ da temizlenmiş olur. Bu, sıvılar için böyledir. Necis olan nesne eğer katı ise, necis olan kısmı kesilip atılır. Eğer bu nesne bal ise üzerine su dökülüp kaynatılır. Eski hâline dönünce de temizlenmiş olur. Necis su, akıtmakla temizlenir. Şöyleki: Bu su bir taraftan konulup öbür taraftan çıkmakla akıtılmış olur. Eğer bu su, necis bir kanal içindeyse, bir taraftan doluncaya kadar üzerine su dökülür. Öbür taraftan akıtılınca da akarsu hükmüne girer ve temizlenmiş olur. Kanalın içinde önceden bulunan su miktarınca su akması da şart değildir. Yine aynen bunun gibi necis su, bir leğenin veya çanağın içindeyse, üzerine su dökülüp kenarlarından taşarsa ve taşan bu su, önceden kap içinde bulunan su kadar olmasa bile kuvvetli görüşe göre temizlenmiş olur. Kuyu ve hamam havuzlarıyla kurnaları da üzerlerine su dökülüp taşırmakla temiz olur. Hanefîler, diğer bazı temizleyicileri de bu saydıklarımıza ilâve etmişlerdir:

Ovmak: Necis olan şeyi kuvvetlice yere sürmek. Elle yahut ağaç parçasıyla kazımak da ovmak gibidir. Mest ve pabuçlar da -üzerlerindeki necasetin bir cirmi olması kaydıyla bu şekilde temizlenir. Bu nesnelerin üzerindeki necaset, rutubetli de olsa, yani kuruduktan sonra izi görülse de fark etmez. Kan ve dışkı gibi.

Bu hususta Rasûlüllah (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Sizden biriniz mescide geldiğinde, pabuçlarını ters çevirsin. Eğer onlarda bir pislik varsa yere sürüp silsin. Çünkü yer onları temizleyicidir.”

Ama bu necasetlerin bir cirmi yoksa kurumuş olsalar bile suyla yıkamak vâcib olur.

Silmek: Necaseti giderecek şekilde silmekle kaygan ve pürüzsüz olan şeyler temizlenirler. Kılıç, ayna, cam, kemik, tırnak ve sırçalı kaplar gibi. Hacamatnvurulan yeri üç defa ayrı ayrı temiz ve ıslak bezle silmek de böyledir. Hava ve güneşle kurutmakla da yer ve yerde bulunan ağaçlarla çimenlikler ve benzen şeyler temizlenirler. Taşınır olan kilim ve hasır gibi sergiler ancak yıkamakla temizlenirler. Yerin temizlenmesi ise kurumasıyla olur.

Bu hususta Rasûlüllah (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Yerin temizlenmesi, kurumasıdır.”

Bu gibi bir yerde namaz kılmak sahihtir. Ancak bu yerin toprağıyla teyemmüm etmek caiz olmaz. Çünkü bir yerin temiz olması ile temizleyici olması ayrı ayrı şeylerdir. Teyemmümde toprağın temizleyici olması şarttır. Tıpkı abdestte suyun temizleyici olmasının şart oluşu gibi!

Ovalamak: İnsanın kurumuş menisi ovalamakla temizlenir. Rutubetli olanını ise suyla yıkamak vâcibtir.

Bu mevzûyla ilgili olarak Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, Hz. Aişe (r.a.) ye şöyle demiştir:

“Eğer (menî) yaş ise onu yıka. Kuru ise ovala.”

Ovaladıktan sonra izi kalsa da bunun bir zararı olmaz. Taharetini (istincasını) suyla yapanın menîsi ovalamakla temizlenir. Taşla yapanınki değil... Zira taş, sünnet kertiği (haşefe)nin başına yayılan sidiğintemizlemez. Eğer sidik, haşefenin başına yayılmaz da bilâhare gelen menî bu sidiğin üzerinden geçmezse yine ovalamakla temizlenir. Her ne kadar menî, penisin içinde sidiğin üzerinden geçiyorsa da bu zarar vermez. Erkeğin menîsiyle kadının içten dışarı çıkan menîsi arasında fark yoktur. Çünkü o da erkeğin menisiyle karışmaktadır. Hadîste anlatıldığına göre menî, ovalamakla temizlenmektedir. İnsandan başkasının menîsi ovalamakla temizlenmez. Çünkü söz konusu ruhsat, insanoğlunun menîsi için geçerlidir. Başka menîler buna kıyaslanamaz.

Ditmek: Pamuk da necis olup didildiğinde ditmekle temizlenmiş olur. Hanefîler, kolaylık olsun diye, bu temizleyici hususlara diğer bazı şeyler daha eklemişlerdir:

Necis olan katı yağı kesip atmak. Bu husus daha önce de anlatılmıştır. Ki buna bölme derler. Zîrâ hakikatte bu, necis olan parçayı azletmektir. Temizlemek değildir. Necis olan şeyi, temiz olanın parçalarından bölüp ayırmak. Aslında necis olan bir şeyi, necisliğiningörmeyene hibe etmek de böyledir. Hibe, gerçekte temizleyici bir unsur değildir. Ama onu hîbe alan için bu necis şey temiz sayılır.

Malikiler dediler ki: Necasetin yeri, temizleyici su ile yıkamakla temiz olur. Su, yıkanan şeyden temiz ve sâf olarak ayrılırsa bu yıkama, bir kez dahi olsa yeterli olur. Bu suyun vasfı, necis olmayan kirlerle değişse de bunun bir zararı olmaz. Bu temizliğin gerçekleşmesi için zor da olsa necasetin mahallindeki tadı da giderilmiş olmalıdır. Tadının kalması, necasetin orada yerleşmiş olduğuna delâlet eder. Giderilmesi zor olmadıkça necasetin rengi ile kokusunun giderilmesi de şart koşulmuştur. Eğer giderilmeleri zor olursa -söz gelimi bir necis ile boyanmışsa- temizliğine hükmolunur. Temizliği yaparken suyu ısıtmak da gerekmez. Ama soğuk suyu kullanmaktan âciz olanlar, ısıtırlar. Sabun, çöven otu ve benzer şeyleri kullanmak da gerekli değildir. Necasetin vasıflarından biriyle değişikliğe uğrayan yıkama suyu da necistir. Ama bu su, boya veya kir ile vasfını değiştirirse necis olmaz. Elbise, hasır, mest ve ayakkabının necasete bulaşıp bulaşmadığı hususunda şüpheye düşülürse, bunların tümünü kaplamasa bile bir defa, üzerlerine temizleyici su serpmek yeterli olur. Eğer necasetin vücûda veya yere bulaştığı hususunda şüpheye düşülmüşse bu durumda vücûd veya yer ancak yıkamakla temizlenir. Zîrâ su serpmek kıyasa muhaliftir. Bununla ilgili olarak gelen nâssta sayılan şeyler sınırlıdır. Ki onlar da şu dört maddeden

ibarettirler:

1.Elbise,

2.Hasır,

3.Mest,

4.Pabuç.

Bunları su ile yıkamak daha ihtiyatlı olur. Zâtennaslolan da budur. Suyu serpmekse, hükümde bir hafifletmedir. Necis olduğu yakînen veya zannen bilinen yer üzerine bol miktarda temiz su döküp necasetin aslı ve niteliği kaybolunca temizlenmiş olur. Mescid-i Nebevî'ye idrarını boşaltan arabîye ilişkin hadîs, bizim bu husustaki mesnedimizdir:

“Arabî, gelip mescidde işedi. Sahâbilerin bir kısmı ona bağırıp çağırdılar. Peygamber (s.a.s.), onu kendibhaline bırakmalarını ve sonra da o yere bir kova sundökmelerini emretti”.

Necis olan su, üzerine temizleyici su dökmekle kendisindeki necasetin vasfı giderse temizlenmiş olur. Yağ, bal, zeytinyağı gibi sudan başka sıvılar, az bir necasetle necis olurlar. Ve hiçbir şekilde temizlenme kabul etmezler.

Hanbeliler dediler ki: Yer dışındaki necis şeyleri temizleyici suyla temizlemek şu şekilde olur: Necis olan şey yedi defa yıkanmalıdır, öyle ki, yedinci yıkayıştan sonra necasetin ne rengi ne tadı ve ne de kokusu kalmamalıdır. Sözkonusu necaset, yedinci yıkayışta giderilmiş olsa bile yedi defa yıkamakla temizlenmiş olur. Eğer bu necaset köpek ile domuzdan, bunların kendi cinsleriyle veya başkalarıyla çiftleşmelerinden doğan yavrularından olursa, bu yedi yıkamadan birinin suyuna temizleyici toprak, sabun veya benzeri bir şey katmak gerekir. En doğrusu, bu katkı maddesini birinci suya ilâve etmelidir. Eğer yedinci yıkayıştan sonra necasetin eseri kalırsa, giderilinceye kadar yıkamaların sayısı arttırılır. Necasetin tadını gidermek çok zor olursa temizlenmiş olmaz. Ama muaf sayılır. Necasetin rengi ve kokusunu birlikte gidermek zor olursa bu durumda necis olan yer temizlenmiş sayılır. Necaseti içine emip çekmiş olan pislenmiş elbisenin temizlenmesi için her yıkayışta, içinde yıkanmakta olduğu suyun dışına çıkarılıp sıkılması şarttır. Sıkarken de elbiseyi yaramaz hâle sokacak kadar sıkmamalıdır.

Necaseti emip çekmeyen şeyler meselâ kapları temizlemek için, üzerlerine yedi kez su döküp akıtmakla olur. Sıkılması mümkün olmayan nesneleri temizlemek için bu gibi şeyleri dövüp üzerlerine ağır bir şey indirmek yeterli olur. Veyahut da yedi yıkayıştan her birinden sonra bu nesneyi ters çevirip suyu dökmek de yeterli olur. Necis olan şey eğer yer parçası veya evin içindeki büyük-küçük havuzlar ile kaya parçalarından biri ise, bunlardaki necasetin aynı gidinceye kadar üzerlerine bol miktarda su dökmek yeterli olur.

Kendi arzusuyla yemek yemeye başlamış olan küçük çocuğun sidiğiyle necis olan bir şeyi temizlemek için o şeyi suya daldırmak yeterli olur. Üzerine gelen su, kendisinden ayrılmasa da zararlı olmaz. Bu durumdaki çocuğun kusuntusu da sidiği hükmündedir.

Şafiiler dediler ki: Temizleyici suyla “necaset-i muğallaza”yı (necâset-i muğallaza, köpekten, domuzdan, bunların kendi cinslerinden veya başka cinsten eşleriyle birleşmelerinden doğan yavrularından sâdır olan necasettir) temizlemek, yedi defa yıkamakla ve bu yedi yıkayıştan birinin suyuna toprak katmakla mümkün olur. Bu toprağın temizleyici bir toprak olması ve teyemmümde kullanılmış bir toprak olmaması gerekir. Teyemmüm toprağından daha genel olması kasdedilen bu toprak, kırmızı kumu, sarı, kırmızı ve beyaz renkteki toprağı, çamuru, un gibi başka bir unsurla karışık toprağı kapsamına alır. Yıkama suyuna toprak katmak şu üç şekilde olur:

1.Necâsetli yere dökmeden önce su ile toprak birbirine karıştırılacak.

2. Necâsetli yere önce su dökülecek, sonra da buranın üstüne toprak konulacaktır.

3. Necâsetli yere önce toprak konulacak, sonra da üzerine su dökülecektir. Toprakla yıkamanın bu üç şeklinin uygulaması ancak, necasetin cisminin giderilmesinden sonra yeterli olur. Eğer necasetin cirmi yoksa ve yeri de kuru ise bu üç şekilden birinin uygulanması yeterli olur. Yok, eğer necasetin yeri rutubetli ise buraya önce toprağı koymak temizleme işi için yeterli olmaz. Çünkü toprak, sudan daha zayıf olması dolayısıyla necâsetlenmiş olur. Diğer iki uygulama şekli yeterli olur. Eğer necâset-i muğallaza, toprağın bizzat necis olmayan bir yerinde ise bu yerin toprağı yedi yıkayıştaki sulardan birine katılabilir. Bu yedi yıkayıştan birincisi, necasetin, aynının giderildiği yıkayıştır. Birden fazla yıkama olmuşsa bile bu yıkayışların sayısı bir olarak kabul edilir ve altı yıkayış daha ilâve edilir. Meselâ necaset, ancak altıncı yıkayışta giderilmişse bu altı yıkayış sadece bir yıkayış kabul edilir. Ve bundan sonra altı kez daha yıkanır. Diyelim ki yedi veya daha fazla sayıdaki yıkama ile necaset giderilebilmişse bu yıkayışlara altı yıkayış daha eklenir. Necasetin rengi, tadı, kokusu gibi niteliklerinin giderilmesine gelince bu, yedi yıkayışa bağlı değildir. Meselâ bu nitelikler yedinci yıkayışta giderilmiş olsalar bile bunlar yedi yıkayış olarak kabul edilir ve ayrıca altı yıkayış eklenmesine gerek kalmaz.

“Muhaffef necâset'e gelince bunu temizlemenin keyfîyyeti şöyledir: Necasetin bulunduğu yerin üzerine, akıp gitmesi şartı aranmaksızın üstünü kaplayacak şekilde su serpilecektir. Bu necaset, iki yaşım doldurmamış ve çeşitli nevileriyle sütten başka bir şeyle beslenmeyen çocuğun, özellikle sidiğidir. Peynir, yağ tortusu ve kaymak da sütün türlerinden sayılır. Bu süt ister insan, ister hayvan sütü olsun, aynı hükme tâbidir. Ama kadın ve erselik (hünsa, çift cinsiyetli)lerin idrarı böyle değildir.

Bu hususta Peygamber Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Kadının idrarı yıkanır. Çocuğunkine ise su serpilir.”

Erselikler de kadınlardan sayılmaktadırlar. Çocuk, sütten veya çeşitlerinden başka bir şeyle beslenmese bile iki yaşını doldurduktan sonra idrarı yıkamak gerekir. Yine bunun gibi, iki yaşını doldurmamış olsa bile bir defa-cık olsun sütten başka bir şey yerse yine idrarını yıkamak gerekir. Ama gıda maksadıyla değil de ilâç olarak böyle bir şey yemişse bu, idrarına su serpmeye engel olmaz. Tabiî, su serpmeden önce bu necasetin aynını gidermek, meselâ, idrar bulaşan yeri sıkmak veya kurutmak gerekir. Yine aynen bunun gibi, su serperken necasetin evsâfını gidermek de gerekir. Yukarıda “...çocuğun özellikle sidiğidir” şeklinde bir kayıt konmasının sebebi, sidikten başka pislikleri bu hükmün dışında tutmak içindir. Çünkü o tür pislikleri yıkamak vâcibdîr. Orta durumdaki necasete gelince, bu yukarıda geçtiği gibi kendi arasında hükmî ve aynî olmak üzere iki kısma ayrılır. Hükmî olanın cirmi, rengi, tadı ve kokusu olmaz. Çocuktan başkasının kurumuş olan idrarı gibi. Aynî olanın ise cirmi, rengi, tadı ve kokusu olur. Hükmî olanı temizlemenin yolu, bulunduğu yerin üzerine bilerek dahi olmasa bir kez su dökmek yeterli olur. Aynî olanı temizlemek de böyledir. Ancak bunda necasetin aynının giderilmesi de şarttır. Bu necasetin temizlenmesinden sonra vasıflarının geride kalmasına gelince, kalan bu vasıf eğer tadı ise ve giderilmesi de zor ise sakıncası olmaz. Buradaki zorluğun ölçüsü, söz konusu vasfın kesmekle giderilemeyişidir. Bu durumda necâsetli yer, afvolunan necasetlerden sayılır. Ama bundan sonra gidermek mümkün ise giderilmesi vâcib olur. Tabiî bu hâl ile daha önce kılınan namazları iade etmek vâcib olmaz.

Necasetin bu vasfım gidermek zor olursa bu mâzuriyeti kabul edilinceye kadar sabun ve benzeri şeylerden yararlanmak da vâcib olur. Renk ve koku vasıfları birlikte kalırsa hüküm yine aynıdır. Eğer renk veya koku vasıflarından biri kalırsa ve giderilmesi de zor olursa necaset mahalli temiz olmuş savılır. Zorluğun ölçüsü, üç defa su ile yıkayıp ovalamakla rengin veya kokunun gitmemesidir. Eğer bundan sonra söz konusu vasıflardan birini giderme imkânı doğarsa, necaset yerinin temizlenmiş olduğuna hükmedilmez. Her üç şekilde de necasetin giderilmesinde aranan şart, eğer su az ise, su necasetin üzerine akıp gelmelidir. Eğer su az ise necaset de su üzerine akıp geliyorsa bu durumda her ikisi karşılaşmakla su necis olur. Eğer su necis olup vasfını değiştirmemiş ise üzerine kulleteyn miktarını buluncaya kadar temizleyici su ilâve edilir. Böylece de temizlenmiş olur. Eğer su, vasfını değiştirerek necis olmuşsa, az olsun çok olsun temiz olmaz. Ancak kulleteyn miktarını buluncaya kadar üzerine temizleyici su ilâve edilirse ve su da tekrar eski evsâfını elde ederse temizlenmiş olur. Sidik ve şarap gibi orta durumdaki sıvı bir necasetle pislenen yerin temizlenmesine gelince, bu yer necaseti eğer içine çekip emmişse her tarafını kaplayacak şekilde üzerine su dökmek gerekir. Eğer emip içine çekmemişse öncelikle bu sıvı kurutulmalı, sonra da bir kez dahi olsa üzerine su dökmelidir. Eğer bu yer katı yerde bulunan orta nitelikli bir necasetle pislenmiş ise bu yeri temizlemek için, eğer yerde eser bırakmamış ise yalnız necaseti kaldırıp atmalıdır. Yok, eğer nemli olup yerde eser bırakmışsa necaseti kaldırıp attıktan sonra yerin tamamını kaplayacak şekilde üzerine su dökmelidir.

Necasetin aynının (kendisinin) yarayışlı hâle dönmesi ele necaseti gideren unsurlardan sayılmaktadır. Şarabın sirkeye, ceylan kanının miske dönüşmesi gibi! Necasetin ateşle yakılması da bunlardandır. Yalnız mezheblerin bu hususta ihtilaflı görüşleri vardır.

Hanefiler dediler ki: Necaseti ateşle yakmak onu temizler.

Şafiî ve Hanbelîler: Ateşle yakmayı, necaseti temizleyici şeylerden saymamışlardır. Bunlar derler ki: Ateşte yakılan necasetin hem külü, hem de dumanı necistir.

Malikiler dediler ki: Ateş necaseti gidermez. Fakat meşhur olan rivayete göre, ateşte yakılan necasetin külünü bundan istisna etmişlerdir.

Ölü hayvanların derilerinin dibâğ edilmesi de bunlardandır. Yalnız dibâğın deriyi temizleyip temizlemediği hususunda mezhebler ayrı görüşlere sahiptirler.

Hanefîler: Selem ağacıyla, şapla ve benzeri maddelerle yapılan hakikî dibâğ ile topraklama, güneşte ve havada kurutma şeklinde yapılan hükmî dibâğ arasında bir ayrım yapmamışlardır. Dibâğ yapılmaya tahammülü olması hâlinde dibâğ, ölü hayvan derilerini de temizler. Ama dibâğ yapılmaya tahammülü olmayan hayvan derileri temizlenmezler. Yılan derisi gibi! Domuz derisi dibâğla temizlenmez, ama köpeğinki temizlenir. Zira sahih olan görüşe göre o, aynen necis değildir. Deri temizlendikten sonra, üzerinde namaz kilmabilir. Ancak yenmesi caiz olmaz. Derinin üzerindeki tüy ve benzeri şeyler temizdir. Nitekim bu husus, daha önce de anlatılmıştır.

Şâfiîler: Temizleyici dibâğ, ancak dili yakabilen ve acı veren bir dibâğdır, demişlerdir. Bu şekildeki bir dîbâğ ile derideki rutubet ve fazlalık gider ve daha sonra da pis kokmaması sağlanmış olur. Dibâğlama maddesi, kuş pisliği gibi necis bir şeyle olsa bile bu, necis olmuş bir elbiseye benzer. Daha sonra temizlemek için yıkanır. Köpek ile domuzun, bunların gerek kendi cinslerinden, gerek başka cinslerden temiz olan eşleriyle çiftleşmelerinden doğan yavrularının derileri dibâğ yapmakla temizlenmez. Dibâğ yapılan derilerin üzerindeki yün, kıl, tüy ve kanat tüyleri de temiz olmaz. Fakat İmam Nevevî, giderilmeleri meşakkatli olduğundan dolayı bunların azının muaf sayılacağını söylemiştir.

Mâlikîler: Bunlar dibâğı, temizleyici şeylerden saymamışlardır. Hadîste vârid olan tahareti, nezâfet dediğimiz normal temizlik mânâsında telakkî etmişlerdir. Dibâğ yapılan deriyi kuru ve temizleyici şeylerde kullanmaya ruhsat vermişlerdir. Bunların üzerinde herhangi bir şey de öğütülmemelidir. Kuru şeylerde kullanılmasını derken, kuru şeye derinin pisliğinin bulaşmayacağını göz önüne almış bulunuyoruz. Temizleyici şeylerde kullanılmasını derken de, temizleyici şeyin, necaseti kendi kendinden uzaklaştıracak güce sahip olduğunu göz-önüne almış bulunuyoruz. Derinin üzerindeki yün ve benzeri şeyler ise temizdirler. Zîrâ bunlara hayat nüfuz etmemiştir. Hayvanın ölümü nedeniyle necis olmazlar. “Dibâğ, temizleyici unsurlardan değildir” sözü, Mâlikîler nezdinde meşhur bir görüştür. Fakat bu mezhebteki bazı muhakkikler dibâğın, temizleyici bir unsur olduğunu söylemişlerdir.

Hanbelîler: Ölü hayvanların derilerini dibâğ etmek, temizleyici olmaz demişlerdir. Ancak, dibâğ edilen bu derileri kuru şeylerde kullanmanın mubah olduğunu söylemişlerdir. Ölü hayvanın yün, kıl, tüy ve kanat tüylerine gelince, bunlar temizdirler.

Necis olan şeyi yıkarken niyet etmeye gerek yoktur. Su dışındaki sade yağ, bal ve zeytinyağı gibi sıvılar necis olduklarında temizlenme kabul etmezler.

Hanefiler dediler ki: Yukarıda sayılan sıvılar su ile temizlenmeyi kabul ederler. Su ile temizlenmelerinin keyfiyeti de daha önce temizleyiciler bahsinde anlatılmıştır.

Katı olanlara gelince bunların, necaseti içine çeken kısmı hariç, diğer kısmı temizlenmeyi kabul eder. Ki mezheblerin bununla ilgili detaylı görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

Mâlikîler: Bunlara göre, necaseti içine çeken katı maddelerden temizliği kabul etmeyen şey, necasetle pişmiş bir ettir. Ama piştikten sonra üzerine bir necaset düzecek olursa temizlenme kabul eder. Necis bir suyla kaynatılan yumurta, necis bir tuzla tuzlanan zeytin ve derinliklerine necaset düşüp nüfuz eden toprak kaplar da aynı şekilde temizlenme kabul etmezler.

Hanbelîler: Bunlar, kaynatılmış yumurta dışında Mâlikilere muvafakat etmişlerdir. Kabuğu sert olduğundan ötürü yumurta, içinde kaynamakta olduğu sıvıyı içine çekmez. Dolayısıyla da temizlenme kabul eder. Bunlar, pişirilmiş etle haşlanmış et arasında bir ayırım yapmazlar. Her iki hâlde de necis et, temizlenme kabul etmez.

Şafiiler dediler ki: Necaseti içine çeken katı maddeler temizlenme kabul ederler. Eğer et, necis bir şey içinde pişirilirse veya buğday tanesi necaseti içine çekerse veyahut da bıçak, necis bir suyla sulanırsa, üzerlerine su dökmekle hem içi hem de dışı temizlenmiş olur. Ancak hamuru, katı bir necasetle yoğurulmuş olan bir kiremit temizlenme kabul etmez. Bu, ateşle yakılsa da, suyla yıkansa da temizlenmez. Bir sıvı ile necis olan şeyler böyle olmayıp, kendilerini kaplayacak şekilde üzerlerine su dökülürse temizlenmiş olurlar.

Hanefîler: Katı maddeleri sınıflandırarak demişlerdir ki: Eğer pislenen şey bir kap veya benzeri nesnelerden ise, daha önce de temizlemenin keyfiyeti bölümünde anlatılan şekilde temizlenme kabul eder. Eğer pislenen şey, et ve buğday gibi pişirilen nesnelerden ise, kendisine necaset bulaşmış olduğu haliyle pişirilirse, kaynatıldıktan sonra artık hiçbir surette temizlenme kabul etmez. Fetva bu yöndedir. Çünkü bu nesnenin bütün parçaları necaseti içine çekmiştir. Yine aynı şekilde tavuk da karnı yarılıp içerisindeki pislikler çıkarılıp, suyla temizlenmeden kaynatılırsa artık hiçbir surette temizlenme kabul etmez. Hayvan başlan ve işkembe etleri de böyledir. Bunlar, yıkanıp temizlenmeden kaynatılırlarsa artık hiçbir şekilde temizlenme kabul etmezler.

Tanımı: Temizleyici su, gökten inen veya yerden kaynaklanıp rengi, tadı ve kokusundan ibaret olan üç vasfı, temizleyiciliğini giderecek bir şeyle değişmemiş ve kullanılmamış olan sudur.

Malikiler dediler ki: Suyun kullanılmış olması, onu temizleyici olmaktan çıkarmaz. Kullanılmış suyla abdest almak ve gusül yapmak, kerahetle birlikte sahîh olur. Suyun temizleyici özelliğini gideren şeyler ile suyun kullanılmasını gerekli kılan şeylerin açıklaması ileride yapılacaktır.

Temizleyici su, ibâdet ve âdetlerde kullanılan sudur. Bu su İle abdest alınır, cünüb kimseler ve hayızdan çıkmış kadınlar bununla gusül yapabilirler. Bununla necaseti gidermek, bedenin, elbisenin ve bunlardan başka eşyanın üzerindeki zahirî kirleri temizlemek caiz olur. Temiz su ise böyle değildir. Abdest almak, cünüplük ve benzeri hallerden ötürü.onunla gusül yapmak caiz olmadığı gibi, necaset gidermek de sahîh olmaz.

Hanbeliler dediler ki: Kullanılması haram sularla hadesten temizlenmek sahîh olmaz. Ancak onunla temizlenenin, kullanılmış olduğunu hatırlayıp unutmamış olması şarttır. Eğer bir kişi, kullanılmış olduğunu unutarak bu sudan abdest alır da namaz kılarsa namazı sahîh olur. Bu su ile necaseti temizlemek sahihtir. Ancak içmek, elbise ve beden temizliğiyle hamur yoğurma gibi âdet îcâbı işlerde kullanılması sahîh olur.

Temizleyici suyun hükmüne gelince bu iki kısma ayrılır:

1.Şâri' tarafından konulan hükmü: Ki bu su ile büyük ve küçük hades hali ortadan kaldırılmış olur. Bu suyla abdest almak, cünüblük ve hayız hâlinden ötürü gusül yapmak mümkündür. Hissedilen ve hissedilmeyen necaset, bu suyla giderilebilir. Farzlar, mendublar ve sair ibâdetler bununla edâ edilebilir. Cuma guslü ile iki bayram guslü ve benzeri Allah'a yaklaştırıcı hususlar bu sayede temin edilir. Bunun yanında içmek, yemek pişirmek, hamur yoğurmak, elbise ve beden temizliğiyle tarla sulaması gibi âdet îcabi işlerde de kullanılması caizdir.

2.Kullanılmasının hükmü: Bundan maksat, kullanılmasının farz veya haram olması gibi nitelikleridir. Bu bakımdan da beş hükme tâbidir. Ki bu hükümleri de vâcib, mendub, haram, mübâh ve mekruh şeklinde sıralayabiliriz. Mendubtan amaç, sünneti kapsayan hüküm demektir. Şundan ki: Mendub ile mesnun bazı İmamlara göre aynı, bâzılarına göre de ayrı şeylerdir. Nitekim abdestin mendublarında da bu hususa değinilecektir. Suyun kullanılmasının vâcib olduğu hususuna gelince bu, şu durumlarda olur: Namaz gibi, edâ edilmesi büyük ve küçük hades hâlinden temizlemeye ihtiyâç duyulan bir farzın edası durumunda bu suyu kullanmak vâcib otur. Namazın edâ vakti eğer geniş ise, dolayısıyla bu vacibin edasının vakti de geniş olur. Yok, eğer namazın edâ vakti daralmışsa, dolayısıyla bu vacibin edasının vakti de daralmış olur. Bu suyun kullanılmasının haram olduğu durumuna gelince bu, şu hallerde olur:

a. Bu su başkasının mülkiyetinde bulunup kullanma izninin olmaması. b. Bu suyun sırf içmek için sahibi tarafından sebil edilmiş olması. Sırf içmeye tahsis edilen sebillerdeki mevcut sudan abdest almak haramdır. c. Suyun kullanılmasının zarara yol açması. Sözgelimi suyla abdest almak veya gusül yapmak, teyemmüm bahsinde de anlatılacağı üzere hastalık veya daha vahim haller doğuracaksa; fazla sıcak veya fazla soğuk olması dolayısıyla kullanıldığı takdirde bir zarar meydana gelecekse; su, kullanıldığı takdirde heder edilmesi şer'an caiz olmayan bir hayvan susuz kalacaksa; bütün bu sayılan hallerde abdest için olsun, gusül için olsun suyu kullanmak haramdır. Sırf içmek için yapılan bir sebilin suyundan abdest almak, telef edilmesi doğru olmayan bir hayvanın içeceği su ile abdest almak, kişi hasta iken hastalığının daha fazla artacağını bile bile abdest alması haramdır. Ama yine de almış olduğu bu abdest ile namaz kılması sahîh olur. Suyun kullanılmasının mendub olduğu hususuna gelince bu, şu durumlarda olur:

a. Abdestli iken yeniden abdest almak.

b. Cuma günü için gusül yapmak. Suyun kullanılmasının mübâh olduğu hususlara gelince; bu da içmek, hamur yoğurmak ve benzeri durumlarda olur. Suyun kullanılmasının mekruh olduğu hususlara gelince bu, şu durumlarda olur:

a. Su, şiddetli derecede sıcak veya soğuk olup ancak bedene zarar vermez ise kullanılması mekruh olur. Bununla abdest almanın mekruh olmasının sebebi şundan ileri gelmektedir: Bu suyla abdest alan kişi, sıcaklık veya soğukluğunun meydana getirdiği acı ile meşgul olduğundan tam bir huşu içinde ibâdetini eda edemez. Abdest alırken de bir an önce, bu suyun meydana getirdiği ızdiraptan kurtulmak için işi aceleye getirir ve istenilen şekilde abdest alamaz.

b. Su güneşte isıtılırsa. Bu suyun abdest veya gusül için kullanılması iki şartla mekruh olur:

1.Güneşte ısıtılan su, altın ve gümüş dışındaki bakır, kurşun ve benzeri madenlerden yapılan kap içinde bulunursa kullanılması mekruh olur.

2. Bu işlemin sıcak ülkelerde yapılması halinde sözkonusu suyun kullanılması mekruh olur.

Bu suyun abdest alma, gusletme, elbise yıkamada kullanılması mekruhtur. Bu suyla yıkanan elbiseyi ıslak iken bedene değdirmek de mekruhtur. Bazıları bu suyu kullanmanın mekrûhluğuna gerekçe olarak, bedene zarar verici oluşunu ileri sürmüşlerdir. Oysa bu, açıkça görülmeyen bir sebeptir. Çünkü zarar verici oluşu, kesinlikle ortaya çıkarsa kullanılması mekruh değil haram olur. Gerçek şu ki: Böyle bir zarar, ancak suyun içinde bulunduğu kabın paslı olması ve dahilî işte kullanılması hâlinde açığa çıkabilir. Diğer bazı bilginler de bu suyun mekruh olduğuna gerekçe olarak, bu suda insanı tiksindirici pis bir kokunun bulunuşunu göstermişlerdir. Başka su bulunmadığı takdirde bu suyu kullanmak mekruh olmaz. Aksi takdirde mekruh olur. Kullanılması mekruh olan diğer sular da, kullanılacak başka su bulunmadığı takdirde mekruh olmaktan çıkarlar.

Şâfiîler: Güneşte ısıtılan suyun kullanılmasının mekruh olması için ek olarak bir şart daha ileri sürmüşlerdir. Ki buna göre: Suyun üzerinde pis kokulu kir lekelerinin bulunması gerekir. Bu lekelerin bulunmaması halinde sözkonusu suyu kallanmak mekruh olmaz

Hanbeliler dediler ki: Her ne hâlde olursa olsun, güneşte ısıtılan suyu kullanmak mekruh olmaz. Bu anlatılanlara ek olarak fakîhler, kullanılması mekruh diğer bazı suların daha bulunduğunu söylemişlerdir.

Mezheblerin buna ilişkin detaylı görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

Mâlikîler: Sulan mekruh kılan sebeplere üç tane daha eklemişlerdir:

1.İçine necaset karışan suyu kullanmak mekruh olur. Ki bu mekrûhluk için de beş şartın tahakkuku gerekir:

a. Suya karışan necaset, onun rengini, tadını ve kokusunu değiştirmemiş olmalıdır. Eğer suyun bu üç vasfından biri değişmiş olursa kullanılması mutlak surette mekrûh olur.

b. İçine necaset karışan su, akar olmamalıdır. Eğer bir necaset akar suya düşerse o su necis olmaz. Ancak kullanılması mekruh olur.

c. İçine necaset karışan su, kuyu suyu gibi artan bir su olmamalıdır. Bu su her ne kadar akar bir su değilse de, üzerine herhangi bir su eklenmek-sizin kendiliğinden artıp eksilmesi göz önüne alınarak pislenmez. İçine necaset düşmekle necis olmaz.

d. Suya düşen necasetin miktarı, orta irilikteki bir yağmur damlası kadar olursa bu su pislenir. Ama eğer necasetin miktarı bundan az ise zarar vermez. Böyle bir suyu kullanmak mekruh da olmaz. e. Bu sayılan durumlarla mekruh olan sudan başka abdest alacak bir su bulunursa bu suyu kullanmak mekruh olur. Aksi takdirde mekruh olmaz.

2. Temizleyici bir suyla yapılması gereken bir iştenkullanılan suyu, yeniden kullanmak da mekruhtur. Meselâ bir kişi abdest alırken, organlarından süzülüp damlayan bir suyu bir yerde biriktirİrse bu suyla yeniden abdest almak mekruh olur. Kullanılan suyun (mâ-i müsta’mel) yeniden kullanılması şu şartlarla mekruh olur:

a. Suyun az olması: Bir kişi çok miktardaki bir suyla abdest alırsa bu çok su, kullanılmış su hükmüne girmez. Ve bu suyla abdest almak mekruh olmaz.

b. Kullanılmış sudan başka su varsa, kullanılmış olanla abdest alınması mekruh olur. Yok, eğer başka su yoksa kullanılması mekruh olmaz.

c. Bu suyu, farz olan abdest için kullanmak mekruhtur. Sözgelimi uykudan uyandıktan sonra alınan abdest gibi mendub bir abdest için kullanmak mekruh değildir. Mâlikîler, kullanılmış suyla abdest almanın mekruhluğunu şu sebebe dayandırmışlardır:

Bazı İmamlar, kullanılmış suyla abdest almanın sahîh olmadığını söylemişlerdir. Bu ihtilâftan ötürü Mâlikîler bunun mekruh olduğunu ileri sürmüşlerdir. Yine onların kesin görüşlerine göre seleften hiç kimse bu suyu ikinci defa kullanmamışlardır. Bu da sözkonusu suyun mekrûhluğu hususunda Mâlikîler için bir delildir.

3. Defalarca olsa bile köpeğin, dilini içine soktuğu ve yaladığı su. Köpeğin dilini soktuğu bu su az ise kullanması mekruh olur. İçki içmeyi âdet edinen kişinin içtiğinden artakalan su da bu hükme tâbidir. Alkolik birinin içtiğinden artakalan suyla abdest almak şu şartlarla mekruh olur:

a. Bu su az olursa kullanılması mekruh olur. Yok, eğer çoksa mekruh olmaz. Ki azlıkla çokluğun izahı ileride gelecektir.

b. Başka su bulunursa bunu kullanma mekruh olur.

c. Alkoliğin ağzını veya başka bir organı bu su ilenyıkarken, ağzının veya yıkadığı organın temiz olup olmadığında tereddüde düşülürse bu suyu kullanmak mekruh olur. Ama eğer pisliği muhakkak olan birşey, ağzında vardı da yıkama esnasında o pislik, suyun vasıflarından birini değiştirdiyse bu suyla abdest alınması sahih olmaz. Çünkü bu su necis olmuş oluyor. Ama vasıflarından biri değişmemiş ise bu suyla abdest alınması sadece mekruh olur. Kuş, tavuk ve yırtıcılar gibi necâsetli şeyleri yemekten sakınmayan hayvanların artık suları da bu grupta mütâlâa edilirler. Bunların artıklarını kullanmak mekruhtur. Ancak kedi ve fare gibi hayvanların artıklarını, sakınılması zor olduğu gerekçesiyle kullanmak mekruh değildir.

Hanefiler dediler ki: Mekruh sulara şu suları da ilâve etmek gerekir:

1.İçki içenin artığı olan su. Örneğin bu kişi şarap içtikten sonra su dolu kupayı veya testiyi ağzına götürüp içerse arta kalan suyla abdest almak mekruhnolur. Tabii bunun için şöyle bir şart da gereklidir: Eğer bu kişi içkinin peşi sıra tükürüğünü yutmak veya dışarıya atmak suretiyle ağzında götürüp getirdiği andan sonra suyu içmişse bu su mekruh olur. Ama içkinin geri kalan kısmını da içtikten sonra bir miktarı ağzında kalır, bunu yutmaz veya tükürerek dışarı atmaz da testideki ya da kupadaki suyu bunun üzerine içerse arta kalan su necis olur. Kullanılması da sahîh olmaz.

2.Delice ve karga gibi yırtıcı kuşlarla, hapsedilmemiş tavuk gibi bunların hükmünde olan hayvanların artık suları da mekruhtur. Hanefîler, bu suyun mekrûhluğuna gerekçe olarak bu hayvanların gagalarına pislik bulaşması ihtimâlini göstermişlerdir. Yırtıcı hayvanların artıkları olan sular böyle olmayıp necistir. Çünkü bu hayvanların necis olan salyaları, içtikleri suya karışır. Eti yenmeyen bu hayvanların terlen de artıkları gibi necistir. Meselâ sırtlan ve benzeri bir hayvanın teri bir elbiseye bulaşırsa veya az miktardaki bir suya damlarsa onları necis kılar.

3. Evcil kedilerin artıkları. Evcil bir kedi az miktardaki bir sudan içerse o suyu kullanmak mekruh olur. Zîrâ, kedi, pisliklerden uzak durmaz. Artığının necis olmayıp mekruh oluşu, etinin yenmemesinden ötürüdür. Ki bu hususta Peygamber (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Şüphesiz kedi, necis değildir. O, etrafınızda dolaşan erkek ve dişi hayvanlardan biridir.”

Bu hadîsin açık anlamı, bu hususta bir ruhsattır. Katır ve eşeğin artıklarının temizleyici olması hususu şüphelidir. Temiz oluşunda ise hiçbir ihtilâf yoktur. Katır veya eşek, az miktardaki bir sudan içerlerse bunların artıklarının içme ve yıkama gibi âdet icâbı işlerde kullanılması mekruh olmaksızın caiz olur. Ama temizleyici olması, yani abdest ve gusül için elverişliliği konuşuna gelince bu şüphelidir. Başka su bulunmadığı takdirde bu suyla abdest almak ve gusül yapmak kerâhetsiz olarak sahîhtir. Başka su bulunması halinde de yine aynı şekilde kullanılması sahîhtir. Ancak ihtiyat kabilinden başka suyla abdest almalı veya gusül yapılmalıdır.

Şâfiîler: Şu anlatacaklarımızı da kullanılmasınmekruh sulara eklemişlerdir: Yanında kendisine bitişik bir maddeden ötürü vasfı değişen bir su. Bitişiğinde bulunan bu madde ister yağ gibi katı bir madde olsun, İster gül suyu gibi sıvı bir madde olsun hüküm aynıdır. Katı yağın yanında bulunan su, yağ dolayısıyla vasfı değişirse kullanılması mekruh olur. Mekruh olmasının şartı, vasfı değişen bu sudan su isminin kaldırılmamış olmasıdır. Ama diyelim ki yanında venbitişiğinde bulunan yağ dolayısıyla donup akıcılığım kaybederse veya bitişiğinde bulunan gülsuyu dolayısıyla gül kokusu kendisine galip gelirse ve böylece su olmaktan çıkarsa zâten abdest veya gusül için kullanılması doğru olmaz.

Hanbelîler: Yukarıda sayılan mekruh sulara yedi çeşit suyu daha ilâve etmişlerdir:

1.Necâsetli olduğu galip zanla bilinen su. Böyle bir suyu kullanmak mekruhtur.

2. Necis bir yakıtla ısıtılan su. İster ısıtma esnasında alınsın, ister ısıttıktan sonra alınsın bu suyu kullanmak da mekruhtur.

3. Mendub abdest alma gibi vâcib olmayan bir işte kullanılmış olan su. Bununla ikinci defa abdest almak mekruhtur.

4. Sudan elde edilmiş tuzla vasıflarından biri değişen su.

5. a. Gasbedilmiş bir toprakta bulunan kuyudaki su.

b. Başkasının mülkünde gasben kazılan kuyudaki su. c. Başkasına zorla bedavaya kazdırılan kuyunun suyu. Bu kuyulardaki suları kullanmak mekruhtur. Bunlarla abdest almak ve gusül yapmak sahîh değildir.

6. Mezarlıklardaki kuyuların suyunu kullanmak mekruhtur.

7. Gasbedilmiş bir yakıtla ısıtılan suyu kullanmak da bu hükme tâbidir.

Bazen suyun rengi, tadı ve kokusu değişir ama bununla beraber yine de temiz kalabilir. Böyle bir suyu ibâdetlerde kullanmak sahîh olur. Meselâ bu suyla abdest alınıp gusül yapılabilir. Ancak bu suyu kullanmaktan ötürü maddî bir zarar doğmayacaksa kullanılabilir. Sözgelimi bu suyu kullanmakla kişinin organlarından birinde zarar meydana gelecekse bununla abdest almak caiz ve helâl olmaz. Çöl ve yaban yerinde yaşayanlar, başka subbulamadıklarında, vasfı değişik olan bu suyu kullanmak mecburiyetinde kalıyorlar. İslâm Dîni,bzararlarından emin olmaları hâlinde bu suyu kullanmalarına müsâade etmiştir. Ki Buhârî'nin bu mânâda rivayet ettiği bir haber de buna delâlet etmektedir.

Şöyle ki: Müslümanlar Mekke'den Medine'ye göç ettiklerinde çokları sıtmaya yakalandılar. Müslümanların o günkü düşünürleri, “Bathan” denilen bataklığın kurutulması gereğine işaret ettiler. Bataklık kurutulduktan sonra sıtma hastalığı ortadan kalktı.

Bunun üzerine Hz. Aişe (r.a.) şöyle demişti: “Bathan, değişik bir su akıtıyordu.”

Sağlığın muntazam olması için sıhhî su tesisatlarının çekilmesi, yerlerde ve ovalardaki su birikinti yerlerini kapatmak gerekir. Zîrâ bu çukurlardaki sular, kirlenip vasıflarını değiştiriyorlar. Ki bu da zararlı oluyor. Bu önlemleri almak, İslâm dininin sağlam hedeflerinin gereğidir. İslâm dininin ilkeleri, “faydaları temin edip zararları bertaraf etmek” esasına dayanmaktadır. Bazı fıkıhçılar, suyu temizleyici olmaktannçıkarmayan vasıf değişikliğine ilişkin bazı örnekler vermişlerdir. Ki bunları şöyle sıralayabiliriz:

1.İçine yerleşmiş olduğu yer veya içinden geçtiği yol dolayısıyla vasıflarının tümünün veya bir kısmının değişmesi. Birincisine örnek: Göller, eski sarnıçlar ve su birikinti yerlerindeki sular gibi. İkincisine örnek ise, tuz ve kükürt gibi madenlerin üzerinden geçip gelen sular gibi.

2. Çok beklemekle suyun vasfının değişmesi. Matara veya kırba gibi kaplarda uzun müddet beklemektennötürü vasfının değişmesi, suyu temizleyici olmaktan çıkarmaz.

3. İçindeki balıkların doğurmasından veya yosunlardan ötürü vasfının değişmesi halinde su,ntemizleyici olmaktan çıkmaz. Yosun içindeykenbkaynatılmadıkça veya kaynatıldıktan sonra içine atılmadıkça suya zarar vermez.

Hanbelîler: Yosun, suyla birlikte kaynatılsa bile suyun temizleyici olmaktan çıkmayacağını ve fakat suya zararı olabileceğini söylemişlerdir.

4.Katran, selem ağacı ve benzeri maddelerle dibâğ edilmiş kapların içindeki suların vasıfları değişirse de, bu sular temizleyici olmaktan çıkmazlar. Dibâğ edilmiş bir kırbaya konan su değişse bile temizleyici olmaktan çıkmaz.

5. Rüzgârların kuyu ve benzeri gibi, içinde su bulunan yerlere savurdukları tozlar. Saman parçacıkları ve ağaç yaprakları gibi sakınılması zor olan şeylerden ötürü vasıfları değişen sular da temizleyici olmaktan çıkmazlar.

6. Bitişiğinde bulunan şeylerden öturu vasıfları değişen sular da temizleyici olmaktan çıkmazlar. Meselâ bir leş, su kenarına konulur da onun pis kokusundan dolayı suyun vasfı değişirse bu, onuntemizleyici olmaktan çıkarmaz. Ama bu câhil köylülerin yapmakta oldukları en çirkin işlerden biridir. Hayvan leşlerini su kıyılarına, hem de kullanmakta oldukları suyun kıyısına atmakta ve bundan çıkan pis kokular da etrafa yayılmaktadır.

Şerîat sahibi her ne kadar bu sulardan abdest almaya ve gusül yapmaya müsaade etmişse de, diğer taraftan, kullanılması halinde zarar doğuracaksa bu suları kullanmayı yasaklamıştır.

Tanımı: Kullanılmış, fakat pis olmayan sulara, temiz, fakat temizleyici olmayan sular denir. Bu suları içmek, yemek pişirmek ve diğer adet îcâbı günlük işlerde kullanmak sahihtir. Abdest almak, gusül yapmak gibi ibâdet işlerinde kullanılması ise sahîh değildir.

Çeşitleri: Bu suların çeşitleri üçtür:

Malikiler dediler ki: Temiz ve fakat temizleyici olmayan sular tek çeşittir. Ki o da, kendisine temiz bir şey karışıp üç vasfından biri değişen sudur. Buna temiz ve fakat temizleyici olmayan su denir. İkinci çeşit suya gelince o da, az miktardaki kullanılmış sudur. Bu, temizleyicidir. Tabiî, eğer kullanıldığından ötürü üç vasfından biri değişmemiş ise... Üçüncü çeşit olan ise, bitkilerden elde edilen sulardır. Örneğin gülsuyu, karpuz suyu gibi! Mâlikîlere göre bunlar, kendisiyle temizlenilen sular grubundan değildirler. Çünkü bunlar mutlak su değildirler. Ama aklıbaşında bir insan tarafından kasten atılacak olursa temizleyici olmaktan çıkacağını söylemişlerdir. Bu durumda suyun kaynatılması veya kaynatılmamış olması gibi bir ayırım da gözetmezler. Ama bu yosun sadece sudan üremişse, rüzgâr veya benzeri bir şeyin etkisiyle suya atılmışsa bunun bir zararı olmaz.

1. Temizleyici suya az miktarda temiz suyun karışması: Sözgelimi temizleyici olan bir suya gülsuyu, hamur suyu veya bunlara benzer bir miktar su karışacak olursa bu suyun temizleyicilik vasfı gider. Bu su, her ne kadar içme ve elbise temizliği gibi adet îcâbı işlerde kullanilabilirse de abdest almak, gusül yapmak gibi ibâdetlerle İlgili işlerde kullanılamaz. Yalnız şunu bilmek gerekir ki; suyun temizleyicilik vasfı ancak iki şartın tahakkuku hâlinde ortadan kalkabilir:

a. Suyun rengi, tadı ve kokusundan ibaret olan üç vasfından birinin bu karışımdan ötürü değişmiş olması.

b. Karışan şeyin, suyun temizleyiciliğini gideren şeylerden biri olması. Ki bu şeyler hakkında mezheblerin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.

Hanefiler dediler ki: Suyu temizleyici olmaktan çıkarıp sadece temiz olarak bırakan şeyler katı ve sıvı olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Katı olana gelince bu, suyun temizleyici olma özelliğini iki durumda ortadan kaldırır:

a. İncelik ve akıcılığını giderecek bir şeyin suya karışması. Meselâ suya temiz bir çamur konulur ve bu çamur onun incelik ve akıcılığını yok ederse bu suyla temizlenmek sahîh olmaz. Suyuna çamur karışmış bir havuzun kurumasından sonra dibinde kalan çamurlu suyla temizlenmek de sahih değildir.

b. İçinde pişirilmekte olan bir şeyle suyun karışması. Meselâ temizleyici bir suyun içine mercimek konulur ve pişirmek amacıyla iki defa kaynatıldıktan sonra bu su vasfını değiştirirse, mercimek pişmemiş olsa bile onunla temizlenmek sahîh olmaz. Bu su, incelik ve akıcılığını kaybetmemiş olsa bile yine böyledir. Bu durumlar, su az olduğunda, bilhassa çöllerde ve yaban yerlerinde görülür. Ama sabun ve benzeri temizlik malzemeleriyle vasfı değişen sular bu hükmün dışında tutulmuşlardır. Rengi, tadı ve kokusunu değiştirseler bile, bunlar içindeyken kaynatılan sular temizleyici olmaktan çıkmazlar. Ancak suyun içinde pişirilir de incelik ve akıcılığını giderecek olurlarsa onu temizleyici olmaktan çıkarırlar.

Sıvı olana gelince bunlar, suya karıştıkları takdirde üç durumda onu temizleyici olmaktan çıkarırlar:

a. Suya karışan sıvı, kokusu gitmiş olan gülsuyu ve kullanılmış su gibi renk, tad ve kokudan ibaret olan üç vasıfta suya muvafık olmalıdır. Bu durumun meydana gelmesi hâlinde karışımın çok olan unsuruna bakmak gerekir. Eğer çoğunlukta olan su ise bu su temizleyicidir. Eğer çoğunlukta olan, su ile karışık öbür unsur ise bu durumdaki su temiz, fakat temizleyici değildir. Sözgelimi bir cemaat, küçük bir havuzdan veya sarnıçtan abdestlerini alır da bunların abdest organlarından damlayan su, tekrar dönüp havuza giderse bakılır: Eğer kullanıldıktan sonra tekrar havuza dönen bu su, kullanılmamış olan sudan az ise herhangi bir sakınca sözkonusu değildir. Yok, eğer ona eşit veya ondan çok ise, havuzdaki veya sarnıçtaki suyun tamamı “müsta’mel su” hükmüne girer.

b. Temizleyici suya karışan bu sıvı, renk, tad ve kokudan ibaret olan üç vasfı bakımından suya zıt olmalıdır. Sirke gibi. Sirkenin rengi, tadı ve kokusu suyunkine zıttır. Meselâ bir kişi, elini sirkeye batırdığında yeni (elbisesinin kolu) de beraber bulaşır ve bundan sonra elini temizleyici suya batırır, yenleri de bu suya bulaşırsa bakılır: Eğer sirkenin vasıflarının çoğu, örneğin rengi ve tadı bu suya bulaşıp açıkça görülürse temizleyici olmaktan çıkar. Ve bu suyun ibâdetlerle ilgili işlerde kullanılması sahîh olmaz. Ama yemek pişirmek ve benzeri işlerde kullanılması sahihtir. Eğer sirkenin vasıflarından sadece biri suya bulaşıp açıkça görülürse bu su, temizleyici olmaktan çıkmaz.

c. Suya karışan sıvı, bazı vasıflarında suya muvafık, bazı vasıflarında ise zıt olmalıdır. Örneğin sütün rengi ve tadı vardır. Ama kokusu yoktur. Eğer biraz süt, suya karışır da bir tek vasfı açıkça görülürse o suntemizleyici olmaktan çıkar. Bu durum daha çok, sudan uzak tarlalarda çalışmakta olan çiftçilerde görülür. Şöyleki: Sütü bir kaba koyarlar. Sonra da boşalan bu kaplan iyice temizlemeden içine su doldururlar. Sütün eseri de suda görülür. Görüldüğünde de o su temizleyici olmaktan çıkar. Sadece temiz olarak kalır.

Malikiler dediler ki: Üç şey, suyu temizleyici olmaktan çıkarır:

1. Suya temiz bir şeyin karışıp rengi, tadı veya kokusundan ibaret olan üç vasfından birini değiştirmesi. Bu koku, suda açıkça görülmese bile farketmez. Temizleyiciliğin ortadan kalkması birtakım şartlara bağlıdır:

a. Suya karışan şeyin her zaman suyla beraber olmayan, bazan beraber olsa bile çoğu kez ondan ayrı bulunan bir şey olması.

b. Suya karışan şeyin, kapların dibâğlanmasındankullanılan bir şey olmaması.

c. Suya karışan şeyin, yerin cüzlerinden biri olmaması.

d. Suya karışan şeyin, sakınılması zor olan şeylerden olmaması. Bunun birçok örnekleri vardır: Sözgelimi sabun. Bu, çoğu kez suya karışmaz. Gülsuyu ve benzeri esans sıvıları da böyledir. Suyu kullanan adam çoğunlukla bu saydığımız şeylere gereksinimnduymamaktadır. Davar pislikleri de böyledir. İçme suyuna karışacak olursa bu su, temizleyici olmaktan çıkar. Çünkü bundan sakınmak zor değildir. Yanmakta olan birşeyin dumanı da böyledir. Bu şey, yerin parçalarından biri olsa bile farketmez. Kuyunun veya su kanalının yakınında bulunan ağaç yaprakları da böyledir. Çünkü buraların üstünü örterek bunlardan sakınmak mümkündür. Hurma çiçeği, saman çöpü ve rüzgârın savurup getirdiği tozlar da böyledir. Balık, suda ölür veya dışarıda öldükten sonra suya atılırsa da böyledir. Yukarıda sayılan temiz şeyler, bahsedilen şartlarla suya karışacak olurlarsa suyu temizleyici olmaktan çıkarırlar. Ve bu sular, sadece temiz sayılırlar. Tabiî, vasıflarından birinin değişmesi şartıyla bu böyle olur.

2. Suyun, içinde bulunduğu kaptan ötürü vasfının değişmesi. Bu değişme, suyu temizleyici olmaktan iki şartla çıkarır:

a. Suyun içinde bulunduğu kap, yere ait parçalardan yapılmamış olmalıdır. Suyun, deriden veya tahtadan yapılma bir kap içinde bulunması nedeniyle değişime uğraması gibi.

b. Sudaki bu değişim, örfe göre aşırı bir değişim olarak telâkki edilmelidir. Sözgelimi pişirilmiş topraktan yapılma bir kap içinde su bulunup bu su, örfe göre aşırı derecede değişmemiş ise bu, hiç de zarar vermez. Yine bunun gibi su, ketenden veya hurma lifinden yapılma bir ipin, içine düşmesi nedeniyle değişime uğramışsa da hiçbir şey gerekmez. Böyle bir su temizleyicidir. Ancak değişmesi, örfe göre aşın olarak kabul edilirse o zaman temizleyici olmaktan çıkar.

3. Suya katran veya selem ağacının bulaşması nedeniyle rengi veya tadı değişmişse temizleyici olmaktan çıkar. Ama yalnız kokusu değişmişse, temizleyici olarak kalmakta devam eder. Ve bu değişim ona zarar vermez.

Şafiiler dediler ki: Temiz bir şey suya karıştığında dört şartla onu temizleyici olmaktan çıkarır:

1.Suya karışan temiz şey, suyun ihtiyaç duymadığı şeylerden olmalıdır. Eğer su, varlığını sürdürebilmesinin ancak kendisine bağlı olduğu bir suyun üzerine ilâve edilmesiyle veya kaynağı olan yer dolayısıyla değişikliğe uğramışsa bu değişiklik zarar vermez. Ve onu temizleyici olmaktan çıkarmaz.

2. Suyun değişmiş olmasının kesinlikle bilinmesi gereklidir. Eğer değişip değişmediği hususunda şüpheye düşülürse bu su, temizleyici olmaktan çıkmaz.

3. Suyun değişmesinin, içine kasıtlı olarak atılmış olsa bile toprak dolayısıyla olması hâlinde su, temizleyici olmaktan çıkar. Denizden elde edilen tuz da toprak gibidir. Bu anlatılanlardan başka bir şeyin suya atılması dolayısıyla su değişmişse temizleyici olmaktan çıkar. Sadece temiz olarak kalır. Meselâ suya, safran bitkisi, hurma ve benzeri şeyler düşüp onu değiştirirse ve bu değişiklik de örfen aşırı olarak kabul edilirse; içine ağaç yaprağı düşmekle suyun vasfı değişirse; içine keten veya meyankökü gibi analize uğrayan bitkiler atmakla suyun vasfı değişikliğe uğrarsa bu durumda su, temizleyici olmaktan çıkar. Tabiî bu değişiklik çok olup vukuu da kesinlikle bilinmelidir. Ama diyelim ki, böyle bir değişiklik katrandan ötürü olmuşsa bu durumda su, iki şartla sadece temiz kalır:

a. Katranda yağ eseri bulunmamalıdır.

b. Katran, su kırbasını ıslâh etmek için kullanılmış olmamalıdır. Yok, eğer kırbayı islâh maksadıyla kullanılmış ise bunun suya bir zararı dokunmaz. Kaya tuzu da aynı hükme tâbidir. Fakat bu tuzun, su için bir yerleşim yeri veya geçit yeri olmaması şarttır. Eğer geçit yeri veya yerleşim yeri olursa bunun suya bir zararı dokunmaz.

Hanbeliler dediler ki: Suyun temizleyiciliğini birkaç şey giderir. Ki onları da şöylece sıralayabiliriz:

1. Suya, sakınılması zor olmayan temiz bir şeyin karışması. Bu, iki şartla gerçekleşir:

a. Suyun vasıflarından birinin aşırı derecede değişmiş olması. Az bir değişikliğin herhangi bir zararı dokunmaz.

b. Bu temiz şeyin suya, temizlenme mahallinin dışında karışmış olması. Sözgelimi abdest almakta olan bir şahsın elinde safran bitkisi bulunur da bu adam eline su aldığında, safrandan ötürü değişikliğe uğrarsa bunun zararı suya dokunmaz. Suya karışan bu şeyin acı bakla ve nohut gibi suda pişirilip pişirilmemesi hüküm bakımından farketmez. Ama suya karışan şey, yosun ve ağaç yaprağı gibi sakınılması zor şeylerdense ve bunları aklı başında bir insan kasıtlı olarak içine atmamışsa su, temizleyici olmaktan çıkmaz.

2. Temizleyici suya “müsta’mel su”yun karışması. Bu suyun da bir hades hâlinin giderilmesi veya bir necasetin giderilmesi veyahut da bir mahallin temizlenmesinde kullanılmış olması, daha da bu suyun kullanıldığı yerden veya organdan ayrılırken değişikliğe uğramamış olması şarttır. Bu “Müsta’mel su”, kulleteyn miktarından az olan bir suyabkarışırsa onu, temizleyici olmaktan çıkarır.

3. Vasıflarında suya zıt olmayan bir sıvının temizleyici suya karışması. Kokusu gitmiş, fesleğen, nane ve gülsuyu gibi. Bunlar, temizleyici suyun tüm cüzlerine galip gelecek şekilde ona karışırsa temizleyiciliğini giderirler.

2. Temiz ve fakat temizleyici olmayan suların ikinci çeşidi, az miktardaki kullanılmış sudur. Az olan su, iki kulleden az, iki rıtıldan daha çok noksan olan sudur. Kullanılmış suya (Mâ-i müsta’mel) gelince, bunun tanımı hususunda mezheblerin tafsilatlı görüşleri aşağıya alınmıştır.

Malikîler: Az miktardaki suyu kullanmak, ona zarar vermez demişlerdir. Bu su, temizleyici olmaktan da çıkmaz. Bir kişi, az miktardaki bu sudan abdest alır da organlarından süzülüp damlayan sn tekrar bu suya karışırsa bu kişi, ikinci defa yine aynı sudan abdest alabilir.

Hanefiler dediler ki: Kullanılmış suyun, temizleyicilik özelliğine zarar vereceği az miktardaki suyun ölçüsü şudur: Normal bir zira'la 10 x10 zira'lık alanda, kare biçimindeki bir yerde bulunan su ile normal zira'la çevresi 36 zira' olan daire şeklindeki bir havuzda bulunan sudan noksan olanlara az su denir. Çok su ise bu ölçüden fazla olan sulara denir. Ki deniz, ırmak ve sulama kanallarındaki sular örnek olarak gösterilebilir. Müsta’mellik, bu sularınntemizleyiciliklerini ortadan kaldırmaz. Alanı bu ölçüleri bulan veya aşan suların çok derin olmaları da gerekmez. Ama bundan daha az bir sudan kullanıldığı takdirde bu su, Müsta’mel olur. Müsta’mel suyun hükmü ileride açıklanacaktır.

Malikîler dediler ki: Müsta’mellik, suyun temizleyicilik vasfını ortadan kaldırmaz. Bu suyla abdest alınıp gusül yapılabilir. Ama başka suyun varolması halinde bunları, bu gibi işlerde kullanmaknmekruh olur. Kullanılmış olan su az olsa bile temizleyiciliğini kaybetmez. Şunu da kaydetmek gerekir ki: Mâlikîlere göre Müsta’mel su, iki nevidir:

a. Az miktardaki temizleyici su, büyük olsun, küçük olsun bir hades halinin giderilmesinde kullanılmış olmalıdır. Örneğin gusül veya abdest için kullanılmış olması gibi. Veya bu su bir necasetin giderilmesinde kullanılmış olmalıdır. Bu necaset de ister manevî olsun, ister maddî olsun... Nitekim bu husus daha önce de açıklanmıştır.

b. Az miktardaki temizleyici su, yapılması ancak temizleyici bir suya bağlı olan bir iş için kullanılmış olmalıdır. Bu iş, ister cenazeyi yıkamak veya kendisiyle cinsel ilişki helâl olsun diye hayız ve nifas hâli sona eren zımmî kadının yıkanması gibi vâcib bir iş için olsun. İsterse abdest üzerine abdest almak, cuma günleriyle bayram günlerinde gusül yapmak, abdest alırken organları ikinci ve üçüncü defa yıkamak gibi sünnet bir iş için olsun aynı hükme tâbidir.

Az miktardaki temizleyici bir suyun bu gibi işlerde kullanılmasından sonra ikinci bir defa kullanılması mekruh olur. Tabiî iki şartla:

1.Gusül yapılırken veya abdest alınırken su, organın üzerinden akıp yürüdükten sonra yere damlamalıdır. Bu su, bir necasetin giderilmesinde kullanılmışsa bu şart söz konusu olmaz.

2. Su, yerinden alınıp organın üzerine döküldüğü takdirde yere damlamalıdır. Ama eğer su, yerinde durur da yıkanacak olan organ, içine daldı-rılırsa veya cünüp biri hepten suya dalarsa ve suyun içindeyken her hangi bir organını ovmazsa bu su yine Müsta’mel olmaz. Temizleyici olmaktan çıkmaz.

Hanefilerdediler ki: Temizleyici su, kullanıldığı takdirde temiz ve fakat temizleyici olmayan bir su haline gelir. Bu suyun içme, yemek pişirme venbenzeri âdet icâbı işlerde kullanılması sahîhtir. Ancak abdest almak, gusül yapmak gibi ibadetle ilgili işlerde kullanılması sahih değildir.

Bunlara göre Müsta’mel sular dört çeşittir:

1.Namaz kılmak, ihrama girmek, Mushaf'a dokunmak gibi ibâdetlerden birini yapabilmek için kendisine ihtiyâç duyulduğu için kullanılmış olan su.

2. Bir hades hâlini ortadan kaldırmak için kullanılmış olan su. Küçük hadesi ortadan kaldırmak için tam bir abdest almak gibi.

3. Hades hâlini gidermemesine rağmen bir farzı yerine getirmiş olmak için kullanılan su. Meselânkişinin, abdest organlarından bazısını yıkayıp bazısını yıkamaması!

Diyelim ki: Yalnız yüzünü yıkasa, her ne kadar abdesti tamamlamamış olsa bile yine de yüzünü yıkamış olduğundan dolayı bu su müstameldir. Böyle bir kişiye “farzı yerine getirdi (yüzünü yıkadı) ama hades hâlini gidermedi, ” derler. Hadesin giderilmesi, abdestin tamamlanmasına bağlıdır.

4. İbâdeti hatırlamak amacıyla kullanılmış olan su. Meselâ aybaşı halindeki bir kadının her namaz vakti, îtiyâd edinmiş olduğu namazı hatırlamak İçin abdestnalması gibi. Bütün bu hâllerde su, organlardan süzülüp ayrılmadıkça Müsta’mel su sayılmaz.

Şafiiler dediler ki: Müsta’mel su, görünürde veya gerçekten kullanana göre yerine getirilmesi zorunlu olan bir iş için kullanılmış olan az sudur. Hadesnhâlinin ortadan kaldırılması veya bir necasetin giderilmesi için kullanılan az su, Müsta’meldir. Bunu biraz açalım: Az sudan maksat, kulleteynden (221 litreden) az olan sudur. Bir kişi az sudan abdest alır veya gusül yapar, yüzünü elleriyle yıkadıktan sonra ellerini de yıkamak için suyu elleriylenavuçlarsa bu su Müsta’mel olur. Ki bunda da bir takım şartlar vardır:

1.Bu su farz olan bir temizlik için kullanılmış olmalıdır. Kişi, eğer nafile bir namaz kılmak, Mushafı Şerifi eline almak ve buna benzer nafileler için abdest almış ise bu su, avuçlanıp kullanmakla Müsta’mel olmaz.

2. Suyun birinci defa kullanılmış olması. Meselâ yüzünü bir defa kabın dışında yıkasa sonra ikinci yıkayış ve üçüncü yıkayış için elini kaba koyup su alsa, bu su Müsta’mel olmaz.

3. Suyun evvel emirde az olması. Eğer su, önceden kulleteynden fazla ise, sonra onu birkaç kaba taksim etse ve bunlardan birinden avuçlayıp alsa Müsta’mel olmaz. Yine bunun gibi az miktardaki Müsta’mel suyu diğer sularla birleştirip kulleteynden fazla bir miktara ulaştırırsa bundan avuçlayıp kullanmasının bir zararı olmaz.

4. Suyun, yıkamakta olduğu organından damlayarak ayrılması. Ama organının üzerinde yürüyüp akar da organdan ayrılmazsa Müsta’mel olmaz. Kişi eğer az sudan abdest alır veya gusül yapar da sonra bu sudan avuçlamaya niyet ederse bu su, Müsta’mel olmaz. Abdestte yüzünü yıkadıktan sonra ellerini yıkamak istediğinde suyu avuçlamaya niyet etmelidir. Ama maz-maza veya istinşak anında avuçlamaya niyet ederse bu yeterli olmaz. Zîrâ Şafiî Mezhebine göre tertip farzdır.

Gusülde avuçlamaya niyet etmenin yeri, gusül yapmaya niyet edildiği andır. Veya suyun bedene değdiği andır. Yok, eğer avuçlamaya niyet etmeden suyu, bedenini yıkamak üzere yerinden naklederse bu su Müsta’mel olur: Abdest alırken de abdest organlarını yıkadıktan sonra suyu avuçlamaya niyet ederse bu su yine Müsta’mel olur. Yukarıdaki tanımda “görünürde veya gerçekten” kaydı konulmuştu. Bunun anlamı şudur: Abdest alanın mükellef olup abdestin kendisine gerçekten farz olması ile abdest alanın mükellef olmayıp aldığı abdestin bir görünüşten (şekilden) ibaret olması demektir. Ki suyun Müsta’mel olması bakımından ikisinin de pozisyonu aynıdır. Ayrıca yine aynı tanımda “kullanana göre” kaydı da düşülmüştü. Ki bu da şu anlama gelmektedir: Abdest alanın abdesti, kendi mezhebine göre sahîh ise abdestinin suyu Müsta’meldir. Şafiî mezhebine göre abdesti sahîh olmasa bile suyu yine Müsta’mel olur. Meselâ Hanefi bir kişi, niyetsiz olarak abdest alsa Hanefî mezhebine göre abdesti sahîh, Şafiî mezhebine göre gayr-ı sahihtir. Bununla beraber bu kişinin abdest suyu Şafiî mezhebine göre Müsta’mel bir sudur. Yine aynı tanımda “Bir necasetin giderilmesi” kaydı düşülmüştü. Ki bu da şu anlama gelmektedir: Kendisiyle necaset giderilen su, Müsta’meldir. Ama necis değildir. Bu suyun temiz olması için tabiî ki bazı şartlar gereklidir:

1.Meselâ bir necis elbise yıkanırken bu elbisedeki necaset giderildikten sonra yıkama suyu, üç vasfından biri değişmeksizin bu elbiseden saf ve berrak olarak ayrılmalıdır.

2. Pis yerin temizlenmesinde kullanılıp ayrılan su, eskisinden daha fazla ağırlıkta olmamalıdır. Tabiî elbisenin suyu, emme miktarı ile ayrılan suya elbisenin çözülen kirlerinin karışması da hesaba katılmalıdır. Sözgelimi necâsetli bir elbise, 10 rıtıl (21,2 litre) miktarındaki bir suyla yıkanırsa bu elbise, suyun onda birini çeker. Elbisenin suya karışan kirleri de çeyrek rıtıl kadar olur. Elbise yıkandıktan sonra süzülüp ondan damlayan sular 9,25 rıtıl kadar olursa bu su temizdir. Eğer daha fazla olursa necistir.

3. Temizleme esnasında suyun necasetin üzerinden geçmesi. Şayet geçmezse ve necasetten kendisine bir şey karışmazsa bu suya zaten Müsta’mel denemez. Evet, bütün bunları anlattıktan sonra denebilir ki:

Bu asırda hemen hemen her tarafta sıhhî su tesisatları ve su muslukları varken bu konulardan söz etmek yersizdir. Bizim bunlara verecek cevabımız şudur:

İslâm dîni zaman ve mekânla kayıtlanamaz. Şüphe götürmez gerçeklerden biridir ki bu hükümler, çöllerde ve suyu kıt yerlerde yolculuk edenler için gerekli olan hükümlerdendir. Bu durumdakiler için sözkonusu hükümler, Şafiî Mezhebi'ne göre tartışmasız bir biçimde zorunlu olan ihtiyaçlardandır.

Hanbeliler dediler ki: Müsta’mel su, kendisiyle hades hâli ortadan kaldırılan veya bir necaset giderilen sudur. Ki bu su, kendisiyle yedi defa yıkandıktan sonra mahallinden temiz olarak ayrılan sudur. Yedinci yıkayıştan önce yıkama mahallinden ayrılan su necistir. Yedinci yıkayıştan sonra ayrılan su, Müsta’mel ama temizdir. Tanımda geçen “az sudur” kaydıyla, çok su, tanım dışı edilmiş oldu. Bilindiği gibi “çok su”, 221 litre veya daha fazlanmiktardaki sudur. “Kendisiyle hades hâli ortadan kaldırılan veya bir necaset giderilen” demekle de, temiz bir şeyi yıkamada kullanılan su, tanım dışı edilmiş oldu. “Bu su, kendisiyle yedi defa yıkandıktan sonra mahallinden temiz olarak ayrılan sudur” kaydı ise şu anlamı ifade etmektedir: Necis bir elbise veya bir kap ancak yedi defa yıkanmakla temiz olur. Hanbelîlere göre necis bir şey, yedi defa yıkanmadıkça temizlenmiş olmaz. Hanbelî fıkıhçılari, ölünün yıkandığı su ile abdesti bozucu uykudan uyanan bir kişinin elini tümüyle içine daldırdığı suyu da Müsta’mel sular sınıfına dâhil etmişlerdir. Yalnız bu uykunun gece uykusu olması, elini suya daldıran kişinin de müslüman, âkıl ve baliğ bir kişi olup elini daha önce niyetsiz ve besmelesiz olarak üç defa yıkamamış olması şarttır. Yıkamış ise elini soktuğu su Müsta’mel olmaz. Yine bunun gibi kendisi, içine daldırmadan önce elinin tamamına dökülen su da Müsta’mel olur. Meselâ elindeki ibrikle eline su dökerse elinden damlayan su, Müsta’mel olur.

Şunu da unutmamak gerekir ki: Su, ancak kullanıldığı yerden damlayıp ayrıldıktan sonra Müsta’mel olur. Aksi takdirde Müsta’mel değildir.

Kutleteyn, yani iki külle (testi) miktarı, Mısır rıtıh ile 446, 3/7 rıtıl eder ki bu da 221 litre ağırlığındadır. Su, kare şeklindeki bir yerde ise, orta halli bir adamın zira'ı ile uzunluk, genişlik ve derinlik bakımından 1,25 zira' ölçüsünde olan su, kulleteyn miktarına eşit olur. Eğer kuyu şeklindeki müdevver bir yerdeyse çapı bir zira', derinliği 2,5 zira', çevresi ise 3, 1/7 zira ölçüsünde olan su, kulleteyn miktarına eşit olur. Eğer üçgen biçiminde bir yerdeyse genişliği 1,5 zira1, uzunluğu 1,5 zira', derinliği de 2 zira' ölçüsünde olan su, kulleteyn miktarına eşit olur.

3. Temiz suların üçüncü çeşidine gelince, bu sadecentemiz olan sudur. Bu, gül suyu gibi sınaî yöntemlerle elde edilen ve karpuz suyu gibi, kendiliğinden akarak elde edilen bitki suyudur.

Tanımı: Kendisine necaset karışan sulara pis su denir.

Çeşitleri: Pis sular iki çeşittir:

a.Çok olan temizleyici su: Rengi, tadı ve kokusundan ibaret üç vasfından biri değişmedikçe kendisine pislik karışsa da pis olmayan sudur.

b.Az olan temizleyici su: Üç vasfından biri değişsin veya değişmesin salt necaset karıştığı dolayısıyla pis olan sudur.

Malikiler dediler ki: Temizleyici su, üç vasfından biri değişmedikçe kendisine necasetin karışmasından dolayı pis olmaz. Ancak ihtilaflı olduğu göz önünde tutularak kullanılması mekruh olur.

Kuyu sularına ilişkin özel hükümler vardır. Bu nedenle bu konuda özel bir bahis açtık. Kuyu sularının hükümleriyle ilgili olarak mezheblerin detaylı görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

Hanefiler dediler ki: Kuyuya, akıcı kanı olan insan, keçi ve tavşan gibi bir canlı düştüğü takdirde üç durum söz konusu olur:

1.Kuyuya düşen bu hayvan şişer, dağılır veya tüyü dökülürse hem kuyu, hem bu hayvan içine düştükten sonra içine konulan kovası, hem de bu kovanın bağlı bulunduğu ip necis olur. Bu sebeple mümkünse kuyudaki suyun tamamını çekmek gerekir. Çünkü tamamı çekilmedikçe temizlenemez. Ama eğer bu mümkün değilse, üzerinde kullanılan normal kovasıyla ikiyüz kova su çekilmesi gerekir. İçine düşmüş olan hayvan veya insan çıkarılmadıkça su çekmenin temizlik açısından hiçbir faydası olmaz. Su çekimi tamamlandıktan sonra kuyu, kuyunun duvarı, kovası, ipi ve necis suyu çekerken eli bulaşan kişinin eli temizlenmiş olur.

2. Kuyuya düşen akar kanlı bir canlının kuyuda ölmesi ve fakat şişmemesi, dağılmaması ve tüyünün dökülmemesi halinde üç durum sözkonusu olur.

a. Kuyuya düşüp ölen canlı, küçük olsun büyük olsun

insan, koyun veya oğlak ise birinci şıktaki hükmün aynısı uygulanır.

b. Kuyuya düşen canlı; güvercin, tavuk ve kedi gibi küçük cüsseli hayvanlardansa, bu hayvanlar da ölmüşlerse fakat şişmemiş, dağılmamış, tüyleri de dökülmemişse kuyunun suyu necis olur. Ve kırk kova çekilmedikçe de temizlenmiş olmaz.

c. Kuyuya düşen canlı, yukarıki maddede sayılan hayvanlardan daha küçük cüsseli ise (serçe ve fare gibi) yine aynı şekilde kuyunun suyu necis olur ve yirmi kova su çekilmedikçe de temizlenmiş olmaz. Bütün bunları anlattıktan sonra şunu bilmek gerekir ki: Hangi türden olursa olsun tüm hayvanların büyüğü ve küçüğü arasında fark yoktur. Ancak insan, tavuk ve fare, haklarında nass bulunduğu gerekçesiyle bu hükmün dışında tutulmuşlardır. Ama diğer türlerin küçükleri de büyükleri de aynı hükme tâbi tutulurlar.

3. Bir hayvan kuyuya düşer ve tekrar canlı olarak içinden çıkarsa iki durum meydana gelir:

a. Kuyuya düşen bu hayvan bizzat “necis-i ayn” olursa -ki bu da domuzdan başkası olamaz- mümkün olduğu takdirde kuyunun suyunun tamamını çekmek gerekir. Mülkün olmazsa ikiyüz kova su çekmekle yetinilir.

b. Kuyuya düşen bu hayvan necis-i ayn olmazsa (keçi gibi) bunun hükmü şöyle olur: Eğer hayvanın vücûdunun üzerinde insan dışkısı gibi bir necâset-i muğallaza varsa bu durumda kuyunun suyu necis olmuş olur. Ama üzerinde böyle bir pislik yoksa kuyudan su çekmek gerekli olmaz. Ancak gönül rahat etsin diye yirmi kova su çekmek mendub olur. Hayvanın bedeninin üzerinde değil de ağzının etrafında bir necaset bulunursa bunun hükmü, necis bir hayvanın artığının hükmü gibidir.

Akacak kanı olmayan akrep, kurbağa ve balık gibi hayvanlar kuyuya düşüp ölürlerse hiçbir sakınca sözkonusu olmaz. Yine bunun gibi sakınılması mümkün olmayan şeylerin kuyuya düşmesi de suyu necis kılmaz. Hayvan tersinin kuyuya düşmesi gibi. Ancak bunun çok olmaması şarttır.

Malikiler dediler ki: Kuyuya düşen canlının ölmesi hâlinde su, üç şartla necis olur:

a. Bu canlının karada yaşayanlardan olması. Bu canlı ister insan olsun ister hayvan olsun farketmez. Ama balık ve benzeri suda yaşayanlardan bir hayvan kuyuda ölürse o kuyunun suyu necis olmaz.

b. Kuyuya düşüp ölen hayvanın karada yaşayan ve akacak kanı bulunan bir hayvan olması. Ama karada yaşayıp da akrep ve hamam böceği gibi akacak kanı bulunmayan bir hayvan kuyuya düşüp ölürse su, necis olmaz,

c. Kuyu suyunun vasfında bir değişikliğin meydana gelmemesi. Mesela büyük olsun küçük olsun, bir kara hayvanı kuyuya düşüp ölürse ve fakat ölümü dolayısıyla suyun vasfı değişmezse bu su necis olmaz. Ancak müsterih olmak için bir miktar su çekmek mendub olur. Bunun da belli bir sınırı yoktur. Bir kaynağı olmayan durgun sular, bu hususta kuyu suyu hükmüne tabidirler.

Şafiiler dediler ki: Kuyu suyu kulleteyn (221 litre)den ya az olur ve ya çok olur. Kulleteynden az olana az su, kulleteynden çok olana da çok su denir. Kuyu suyu az olur da içine bir insan veya akar kanlı bir hayvan düşüp ölürse bu su, iki şartla necis olur:

1.Kuyuya düşen bu necaset, afvolunan necasetlerden olmalıdır. Kendisinden afvolunan necasetlerin izahı daha önce yapılmıştır.

2. Bu necasetin başkası tarafından kuyuya atılmış olması. Necaset eğer kendiliğinden kuyuya düşmüşse veya rüzgârın savurmasıyla düşmüşse ve bir de afvolunan gruptansa bunun suya herhangi bir zararı dokunmaz. Ama başkası tarafından atılmışsa bu, elbetteki zarar verir. Akacak kanı olan bir hayvanın içine düşüp öldüğü kuyunun suyu eğer kulleteynden fazla ise, bu kuyunun suyu necis olmaz. Tabiî bu suyun vasıflarından birinin değişmemiş olması da gereklidir. Yine bunun gibi kuyuya bir necaset düşerse, kuyudaki suyun vasfı değişmese, suyu da çok olsa necis olmaz. Ama suyu az olsa, necasetin kendisine ulaştığı anda necis olur. Bu şıklardaki şartlar muvacehesinde suyunun vasfı değişmese bile, suyu necis olur.

Hanbeliler dediler ki: Şâfıîlerin bu hususta söylemiş oldukları sözler, bizce de muvafıktır. Ancak az sulu bir kuyuda ölen hayvanın o kuyuyu necis edebilmesi için Şafiî'lerin bu şıklardaki iki şartı yani necasetin afvolunan bir necaset olması ile bu necasetin kuyuya başkası tarafından atılmamış olması şartları bizce gerekli değildir.

Daha önce ilgili bölümde temizleyici suyun hükmünü ve ona bağlı olarak diğer hükümleri anlatmış olduğumuzdan, geriye temiz su ile necis suyun hükmünü anlatmak kalmıştı. Şimdi de burada bunların hükümlerini anlatmaya çalışacağız:

Temiz suyun hükmü: Bu suyu ibadetlerde kullanamayız. Bununla abdest almak, cünüplükten ötürü gusül yapmak sahîh olmaz. Elbisenin, vücûdun veya herhangi bir yerin üzerindeki pisliği de bununla gidermek sahîh olmaz. Özetle bu su, ne bir hades hâlini ve ne de bir necaseti gideremez.

Hanefîler: Temiz suyun necaseti gidermede kullanılmasının sahih olacağını söylemişlerdir. Kişi, elbisesinde, vücûdunda veya temiz bir yerde bulunan necaseti temiz su ile gülsuyu, fesleğen suyu ve benzeri temiz kokulu sıvılarla giderebilir. Ama bu sonuncular, kendisine sebebsiz masraf yükleyeceğinden ötürü mekruh olurlar. Meselâ elbisesindeki necaseti gülsuyu ile yıkayıp temizleyecek olursa kerahetle beraber sahîh olur. Ama elbisesinin kokusunu güzelleştirmek isterse bu mekruh olmaz. Elbise üzerindeki necaseti sâde temiz su ile yıkamak hiç de mekruh değildir.

Pis suyun hükmü: Bu suyu ne ibâdetlerde ve ne de âdet îcâbı işlerde kutlanmak caiz olmaz. Bununla abdest alıp gusül yapmak sahîh olmadığı gibi, yemek pişirme ve hamur İşlerini de bununla yapmak sahîh olmaz. Eğer bu gibi işler bu suyla görülecek olursa, bulaştığı eşyayı da necis kılar. Bu sebeple de kullanımı haram sayılmıştır. Buna örnek olarak şarabı gösterebiliriz: Şarabı ancak ölüm gibi bir zaruret anında kullanabiliriz. Meselâ çölde dolaşıp yolunu kaybeden ve susamaktan helak olacak mertebeye gelen bir kişinin yaşaması (şu ve benzeri susuzluğu giderecek bir içeceğin bulunmaması hâlinde), şarabı içmeye bağlı olursa bu durumda şarabı içebilir. Yine bunun gibi yemek yerken boğazına lokma takılan ve yutamayan bir kişi de, temiz suyun bulunmaması hâlinde şarab veya pis bir sudan içerek bu tehlikeyi atlatabilir. Evet, insanın hayatını ilgilendiren bazı hususlarda pis sulardan yararlanmak bazan caiz olmaktadır. Ki mezheblerin bu konudaki tafsilatlı görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

Hanefiler dediler ki: Necis şeyler ya su ve kan gibi sıvı maddelerden olur veya domuz, leş ve zibil gibi katı maddelerden olurlar. Necis olan pis suyu, iki durumdan başka durumlarda kullanmak haramdır. Duvar harcına karıştırılabilir. Çimentoya, alçıya ve kirece katılarak inşaatta kullanılabilir. Hayvanlara su vermede bu sudan yararlanılabilir. Ancak bu iki hâlde kullanılmasına müsaade edilen pis suyun rengi, tadı veya kokusu değişmemiş olmalıdır.

Necis olan katı maddelerden de yararlanmak haramdır. Örneğin domuz, diğer hayvanların leşleri, boğulmuş veya bir uçurumdan atılarak öldürülmüş olan hayvanlar gibi. Bunların haramlıkları nass ile sabittir. Bunlardan yararlanmak (meselâ etlerini yemek) haram olduğu gibi domuz hariç, diğerlerinin derilerinden de dibâğlanmadan önce mümkün değil yararlanılamaz. Bu hayvanın derisi dibâğ ile de temizlenemez. Necis olan diğer katı maddeleri, meselâ necis olan bir yağı ele alalım: Yemek dışında bu yağdan yararlanılabilir. Meselâ bunu dibâğ işinde maki-na ve âletleri yağlamada, mescid dışındaki yerlerin aydınlatılmasında kullanmak caizdir. Ölü hayvanların yağı bu hükme tabi olmayıp kullanılmaları kesinlikle caiz değildir. Ama temiz hayvanların arızî bir necasetle pislenmiş yağları (sıvı olan pislenmiş şeylerin temizlenmesi kısmında anlatıldığı şekilde) temizlenmedikçe kullanılamazlar. İnsan dışkısı kurusa bile kendisinden yararlanmak caiz olmaz. Ancak kuruyup toprağa karışır ve yerin bir parçası haline gelirse o zaman yararlanılması caiz olur. Tezekten de yararlanmak caiz olur. Kığ da bu hükme tabidir. Bu saydıklarımız yakıt olarak da kullanılabilirler.

Avcılık ve bekçilik işlerinde kendisinden yararlanılmak üzere köpeği satmak sahîhtir. Domuz hariç aslan, kurt, fil ve diğer hayvanlar da böyledirler. Zîrâ muhtar olan görüşe göre köpeğin bizzat kendisi necis değildir. Sadece ağzı ve salyası necistir. Aslan, kurt ve fil de böyledİrler. Domuz hariç bunların güçlerinden, yeteneklerinden ve derilerinden yararlanılabilir.

Malikiler dediler ki: Pis suyu, içme ve benzeri işlerde kullanmak haramdır. Bundan başka işlerde kullanılması caizdir. Bu suyun mescid inşaatında kullanılması da haramdır. Bunlara göre meşhûr olan görüş şudur ki: Zeytinyağı, bal, yağ ve sirke gibi necis olmuş sıvılardan yararlanmak caiz değildir. Çünkü bu tür sıvılar necis olduklarında tem, denmeleri mümkün değildir. Dolayısıyla bunları imha etmek vâcib olur. Mûtemed görüşe göre vücûdun dışına pis su sürmek caiz değildir. Buna, haramdır diyen Mâlikî alimleri de olmuştur. Şayet böyle bir şey yapılmışsa da namaz kılınacağı veya temiz olmadan yapılamayacak bir iş yapılacağı zaman bundan temizlenmek vâcib olur. Sünnet olur diyenler de vardır. Bu iki görüş de meşhurdur.

Şarab gibi, sudan gayrı necis sıvılara gelince, bunlardan yararlanmak sahîh değildir. Aynı şekilde necis olan katı maddelerden de, meselâ domuzdan yararlanmak da sahîh değildir. Eti yenilmeyen hayvanların zibillerinden yararlanmak da sahîh değildir. Bunların etlerinin yenilir olmayışı at, katır ve merkepte olduğu gibi, ister bir harâmlıktan ötürü olsun, ister sırtlan, tilki, kurt ve kedi gibi bir mekrûhluktan ötürü olsun fark etmez.

Bunları anlattıktan sonra köpeğin, kendilerine göre temiz olmasına rağmen satışının sahîh olmayacağı hususuna gelelim. Bunların buna ilişkin gerekçeleri şudur: Köpeğin satımını Peygamber (s.a.s.) yasaklamıştır. Bunların bazı âlimleri avlanma ve bekçilik için olduğu takdirde satımına ruhsat vermişlerdir. Bu ruhsata dayanak olarak da şunu ileri sürmüşlerdir: Satımının yasaklanması, kendisinden bu hususlarda yararlanılamayan köpeklere ilişkindir.

Şâfiîler: Su ve diğer necis sıvılardan ancak iki durumda yararlanılabileceğini söylemişlerdir. Şöyle ki:

a. Ateş söndürmek için kullanılabilir. Meselâ bu suyla fırındaki ateşi söndürmek caiz olur.

b. Hayvan ve ekin sulamasında kullanılabilir. Sıvılardan şarap ve donmamış kan hiçbir surette kullanıma elverişli değildirler. Bunlardan yararlanmak sahîh değildir.

Katı pisliklere gelince bunları satmak veya bunlardan yararlanmak sahîh değildir. Dışkı ve zibil gibi. Ama bunlara temiz bir şey karışır da ayıklaması güç olursa bu durumda yararlanılabilir. Meselâ bu pis sularla yoğurulan alçı, inşaatta kullanılırsa bu inşaattaki evlerden yararlanılabilir. Bu evlerin içinde oturulabileceği gibi bunların satılması da sahîh olur. Yine bunun gibi gübrelemek kasdiyle bir tarlaya hayvan gübresi konulursa, bu tarladan çıkacak olan ekinden yararlanmak sahîh olur. Matara ve su testisi gibi bir kap, necis bir kül karışımı ile yapılmış olsa bu kaptan yararlanmak veya başkalarına satmak sahîh olur. Bunlara konulacak sıvılar da pislikten muaf tutulurlar. Ama temiz şeye necaset karışır da bunu ayıklamak zor olmazsa, sözgelimi nohuda necis olan hayvan gübresi karışacak olursa bunu ayıklamak zor değildir. Ayıklamadan önce nohuttan yararlanmak sahîh olmaz.

Hanbeliler dediler ki: Necis sudan ancak toprağı, alçıyı ve benzeri şeyleri ıslatıp harç hâline getirmek ve bu harçtan da cami veya namazgah inşaatında olmamak kaydıyla diğer yapı işlerinde kullanmak şeklinde yararlanmak sahîhtir. Yine bunun gibi şarab, kan ve benzeri necis sıvılardan yararlanmak da sahîh değildir. Domuz ve necis hayvan gübreleri gibi katı durumdaki pisliklerden yararlanmak da sahîh değildir. Güvercin dışkısı, eti yenen davarların tersleri (tezek) gibi temiz şeylere gelince bunlardan yararlanmak veya bunları satmak caizdir. Ölü hayvandan ve yağından yararlanmak caiz değildir. Ama temiz, eti yenen hayvanların yağlarına gelince, necaset bulaştığı takdirde bunlardan yemek haricindeki diğer hususlarda yararlanılabilir. Örneğin mescid dışındaki yerlerin aydınlatma işinde bu yağlardan yararlanılabilir.

Abdest kelimesinin arapçadaki karşılığı “vudû” masdarıyla ifade olunur. Ki bu masdar lügat açısından güzellik ve temizlik anlamına gelir. Istılâhî anlamına gelince vudû', yani abdest, özel bir temizlik olup suyun husûsî organlar üzerinde özel bir şekilde kullanılmasıdır. Ki bu organlar da yüz, baş, eller ve ayaklardır.

Hüküm kelimesinin ne anlama geldiği geçen bölümlerde anlatıldığına göre şu kalıba dökülebilir:

Hüküm: Yapılan bir fiile terettüp eden ve sâri' tarafından konulan bir eserdir. Buradaki maksat da zaten budur. Şâri', abdest alma fiilini işleyenin, hades halinin ortadan kalkacağını beyan buyurmuştur. Ki abdest almakla farz ve nafile namazlar, tilâvet secdesi, şükür secdesi, farz olsun nafile olsun “beyt-i muazzama”nin tavafı gibi dinî görevler eda edilebilir.

Hanefiler dediler ki: Abdestsiz olarak Kabe'yi tavaf edenin tavafı sahîh olur. Ama bununla birlikte bir haram işlemiş olur. Zîrâ tavaf için hadesten temizlik vâcibtir. Vacibi terkeden ise günahkâr olur. Ama abdest, tavafın sıhhat şartı değildir.

Zîrâ Peygamber (s.a.s.) Efendimiz buyurmuşlardır ki:

“Beytin etrafında tavaf yapmak, namaz gibidir. Ancak şu farkla ki: Tavafta sizler konuşuyorsunuz. Tavaf esnasında kim konuşacak olursa hayırdan başka bir şey söylemesin.”

Bu gibi amelleri edâ edecek birisinin abdestli olması farzdır. Abdest-siz birinin bu işleri yapması helâl olmaz. Mushaf'a dokunmak da böyledir. İster bir kısmına dokunulsun ister tamamına dokunulsun abdest alınması vâcibtir. Bir âyet okuyacak olsa bile yine böyledir. Mezheblerin bu husustaki detaylı görüşleri aşağıda anlatılmıştır.

Malikiler dediler ki: Abdestsiz olarak bir kısmına da olsa Mushaf'a dokunabilmenin bazı şartları vardır:

a. Mushaf, arapçadan başka bir dille yazılmış olmalıdır. Arapça yazılmış olana abdestsiz olarak dokunmak hiçbir surette mümkün değildir. Yazı stili kûfî de olsa mağribî de olsa veya başka bir tarzda da olsa hüküm aynıdır.

b. Mushaf'ın bazı âyetleri para üzerinde yazılı ise bu paralar, insanların muamele araçları olduğundan buna mecburen dokunulacağından, zorluklar gözönünde tutularak buna ruhsat verilmiştir:

c. Mushaf'ın tümünü veya bir kısmını korumak amacıyla ele almak. Bu durumdaki bir kişi abdestsiz de olsa Mushaf'ı eline alabilir. Bazıları da derler ki:

Korumak gayesiyle de olsa abdestsiz biri, Mushaf'ın ancak bir kısmını tutabilir. Abdestsiz olarak tümünü eline alması caiz değildir. Ayrıca abdestsizin, korumak amacıyla Mushaf'ı eline alabilmesinin iki şartı vardır:

1Mushaf'ı eline alacak kimse müslüman olmalıdır.

2. Mushaf, pisliklerin kendisine ulaşmasına engel olacak bir örtü ile örtülü bulunmalıdır.

d. Mushaf'ı abdestsiz olarak eline alan kimsenin, Kur'an'ı öğrenen veya öğreten biri olması gerekir. Bunların abdestsiz olarak Mushaf'ı ellerine almaları caizdir. Bunların mükellef veya gayr-ı mükellef olmaları hüküm bakımından bir farklılık getirmez. Kur'an-ı Kerîm'i öğrenen veya öğreten kişinin, aybaşı halini geçirmekte olan hayızh bir kadın olması mümkündür.

Bunların dışındaki kimselerin abdestsiz olduklarında Mushaf'a dokunmaları hiçbir surette caiz olmaz. Abdestsiz bir kimsenin çanta içinde veya askıda da olsa Mushaf'ı taşıması, üzerinde Mushaf bulunan sandık, kürsü ve yastığı taşıması da caiz olmaz. Ama Mushaf, bir şeyin içine konulmuşsa abdestsiz biri o şeyi taşıyabilir. Çünkü bu durumda Mushaf, o eşyaya tabi olmuş oluyor. Eğer maksadı Mushaf'ın içinde bulunduğu şeyi değil de sadece Mushaf'ı taşımaksa bu caiz olmaz. Abdestsiz birinin Mushaf'sız olarak ezberden Kur'an okuması câİz ise de en faziletlisi, abdestli olarak okunmasıdır.

Hanbeliler dediler ki: Abdestsiz olarak Mushaf'a dokunmak veya ele alıp taşımak bazı şartlara bağlıdır:

Mushaf, kendisinden tamamen ayrı bir kılıfta bulunmalıdır. Eğer torba gibi kendisine bitişik bir kılıfta bulunursa mendile veya kâğıda sanlı olursa, bir sandıkta olursa veya taşınması istenen bir ev eşyası içinde -Mushaf'a dokunmak gayesi güdülsün güdülmesin- bulunursa bu durumda abdestsiz olarak Mushaf'a dokunmak veya onu ele alıp taşımak caiz olur. Yine aynı şekilde temiz bir bez içinde bulunması şartıyla Mushaf'ı korumak gayesiyle ele almak da caizdir. Ayrıca taşıyacak olan şahıs mükellef olsun olmasın Mushaf'ı elde taşımanın caiz olması için abdestli olmak şarttır. Ancak bu durumdaki gayr-i mükellef çocuğun abdest alması vâcib değilse de velîsinin kendisine abdest almayı emretmesi vâcibtir.

Hanefîler: Mushaf'ın tümüne veya bir kısmına dokunmanın veya elde taşımanın veyahut da Mushaf'taki âyetleri yazmanın caiz olmasının bazı şartlara tâbi olduğunu söylemişlerdir.

1.Zaruret hâli. Meselâ bir şahıs Mushaf'ın suya batıp gideceğini veya yanmak üzere olduğunu görse abdestsiz de olsa, kurtarmak amacıyla Mushaf'a elini vurabilir.

2. Mushaf, kendisinden ayrı olmalıdır. Meselâ bir kese içinde veya çanta içinde veya kâğıda veyahut mendile sanlı olursa abdestsiz olarak dokunabilir ve taşıyabilir. Ama kendisine bitişik cildi içinde veyahutta satımı esnasında ayrıca bir pazarlığa tabi olmadan kendisiyle birlikte satılan bir kabın içinde bulunursa abdestsiz olarak dokunulamaz ve taşınamaz.

Ayrı bir pazarlığa tâbi olmadan kendisiyle birlikte satılan bu kap ayrı da olsa “Müftâbih” görüşe göre hüküm değişmez.

3. Buluğ çağma gelmemiş çocuk, öğrenmek amacıyla abdestsiz olarak Mushaf'a dokunabilir. Bunda, zorlukların giderilmesi prensibi gözönünde tutulmuştur. Ama buluğa ermiş bir insan veya hayız hâlini geçirmekte olan bir kadın, öğretici de olsa öğrenci de olsa Mushaf'a dokunamaz.

4. Mushaf'a dokunacak şahsın müslüman olması gerekir. Müslüman birinin gücü yettiği takdirde “gayr-i müslim” bir şahsın Mushaf'a dokunmasına fırsat ve imkân vermesi helâl olmaz. İmam Muhammed, gusül yaptıktan sonra “gayr-i müslim”in Mushaf'a dokunmasının caiz olduğunu söylemiştir. Gayr-i müslim'e Kur'anı muhafaza ettirmek, yukarıdaki şartlara uygun olduğu takdirde caiz olur. Zira abdest alıp da temizlenmeyen birinin, vücudundaki organlardan herhangi biriyle Mushaf'a dokunması helâl değildir. Kur'an-ı Kerîm'i ezberden okumak, abdestsiz olarak da caizdir. Cünüp kimselerin ve hayızlı kadınların ezber de olsa okumaları haramdır. Kur'an-ı Kerim'i ezberden okuyacak birinin, abdestsiz ise abdestnalması müstehabtır. Şunu da hatırlatmakta yarar vardır kanısındayım: Kur'an-ı Kerîm tefsirlerine abdestsiz olarak dokunmak mekruhtur. Fakat hadîs ve fıkıhla alâkalı diğer kitaplara abdestsiz olarak dokunmak, ruhsat kabilinden'caizdir.

Şâfiîler: Mushaf'ın tümüne veya bir kısmına abdestsiz olarak dokunmak veya taşımak bazı şartlara bağlı olarak caiz olur demişlerdir. Şöyle ki:

1.Mushaf'ı korumak amacıyla dokunacak veya taşıyabilecektir.

2. Mushaf'taki âyetler dirhem, cüneyh veya diğer paralar üzerinde yazılı ise abdestsiz olarak bunlara dokunulabilecektir.

3. Mushaf'taki âyetlerin bazısı delil olarak ilim kitaplarında yazılı olursa abdestsiz olarak bu kitaplara dokunabilir. Bu kitaplardaki âyetler az da olsa çok da olsa aynı hükme tâbidir. Tefsir kitaplarına gelince bunlara abdestsiz olarak dokunmak, tefsirin Kur'andan fazla olması hâlinde caizdir. Eğer Kur'an, tefsirden fazla ise abdestsiz olarak dokunulamaz.

4. Kur'an âyetleri bir elbise üzerinde yazılı olursa, abdestsiz olarak bu elbiseye dokunulabilir. Ve bu elbise taşınabilir. Kabe örtüsü de bunun gibidir.

5. Öğrenmek amacıyla çocuğun Mushaf'a abdestsiz olarak dokunması veya Mushaf'ı taşıması caizdir. Velisi dokunma veya taşıma işinde bu durumdaki çocuğa destek de olabilir. Ardı sıra çocuğu korumakta olsa bile yine bu durumdaki çocuğun Mushaf'a dokunup onu taşıması caizdir. Bu beş şarttan biri ihlâl edilecek olursa Mushaf'a dokunmak caiz olmaz. Bu durumda Mushaf'tan bir tek âyet de olsa yine caiz değildir. Mushaf, cüzlerin muhafaza sandığı gibi küçük bir sandığa konulursa veya küçük bir rahlenin üzerine konulmuş olursa abdestsiz birinin bu sandığa veya rahleye dokunması da caiz olmaz. Ama eğer büyük bir sandığın içine veya büyük bir kesenin içine konulursa, Mushaf'ın hizasındaki kısım dışında bu sandığa veya keseye dokunmak caiz olur.

Mushaf'ın cildi kopar da içinde Mushaf'tan bir parça kalmazsa, bu cild başka bir kitaba takılmadıkça abdestsiz olarak dokunulamaz. Fakat koptuğu Mushaf'a ait olduğu sürece abdestsiz olarak dokunulması haramdır. Bu durumlarda Mushaf'a dokunmak haram olduğu gibi, üzerinde Kur'an âyeti yazılı levhalara dokunmak da haramdır. Abdestsiz birinin bir parçasına da olsa, üzerindeki Kur'an âyeti silinmiş de olsa dokunması haramdır.

Şunu da bilmek gerekir ki: Mükellef birisi, abdestsiz de olsa elini üzerine dokundurmaması şartıyla Ievhâ ve benzeri şeylere Kur'an âyetlerini yazabilir. Şu hususu hatırlatmakta da fayda vardır ki: Mushaf'ı Şerif sandık, elbise ve benzeri ev eşyalarının içine konulmuşsa bunları da abdestsiz olarak taşımak haramdır. Ancak maksat, sadece bu eşyaları taşımaksa bu helâldir. Yok, ama bunlarla beraber Mushaf'ı da taşımak kastedilmişse veya maksat, sadece Mushaf'ı taşımaksa bu helâl olmaz.

Abdestin şartları, vücûbunun, sıhhatinin, hem vücûbunun hem de sıhhatinin şartları olmak üzere üç kısma ayrılır. Vücûbunun şartlarından maksat, mükellefin abdest almasını vâcib kılan şartlardır. Ki bu şartların tümünü veya bir kısmını üzerinde taşımayan bir kimsenin abdest alması vâcib değildir. Sıhhatinin şartlarından maksat, bu şartlar gerçekleşmediği takdirde alınan abdestin sahîh olmayacağı demektir. Hem vücûbunun hem de sıhhatinin şartlarından maksat ise, bu şartlardan biri gerçekleşmediği takdirde abdest almanın vâcib olmayacağı ve alınsa da sahîh olmayacağı demektir. Bunları açıklamaya çalışalım:

Vücûbunun şartları:

1.Bulûğ: Erkek olsun kadın olsun bulûğa ermeyen bir kimseye abdest almak vâcib değildir! Ama alacak olursa abdesti sahîh olur. Sözgelimi bulûğa ermeden bir saat önce abdest almış olsa, sonra da bulûğa ererse abdesti bozulmamış olup devam eder. Bu abdestle namaz kılabilir. Böyle bir durumla her ne kadar çok az karşılaşılsa da yolcuların ve çöl gibi suyu az yerlerde ikâmet edenlerin bunu bilmesinde fayda vardır.

2.Namaz vaktinin girmesi: Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarından birinin vaktinin girmiş olması, ileride namaz vakitleri bahsinde açıklanacaktır. Bu vakitlerden biri gelip çattığında mükellef birinin, üzerine farzolan namazı kılması gerekli olur. Namaz, abdest veya onun yerine geçecek bir şey (teyemmüm gibi) alınmadan helâl (sahîh) olmayacağına göre, kişinin namaz kılmak için abdest alması farz olur. Vaktin girmesiyle namaz, kişinin üzerine genişletilmiş bir vecîbe olarak farzolur. Onsuz kabul edilmeyecek olan abdest de böyle... Genişletilmiş vecîbenin mânâsı şudur ki:

Mükellefler namazı vaktin başında kılacakları gibi, ortasında veya sonunda da kılabilirler. Vaktin sonuna doğru gelinip de geriye sadece abdest alınıp namaz kılabilecek kadar bir zaman kalırsa bu durumda daraltılmış bir vecibe olur. Mükellef, bu durumda acilen abdest alıp namaz kılmak zorundadır. Abdest ve namazı bundan sonrasına bırakacak olursa günahkâr olur. Farz namazı kılmak isteyenin abdest alması farz olduğu gibi, nafile namaz kılmak isteyenin de abdest alması farzdır.

Nafile namaz kılacak olan birinin (eğer yoksa) hemen abdest alması farzolur. Nafile de olsa abdestsiz olarak namaz kılmak haramdır. Vaktin girişinin sadece abdestin vücûbu için bir şart olduğu anlaşıldıktan sonra bilinmelidir ki:

Vaktin girişinden önce alınan abdest sahîh olur. Yani vaktin girişi, abdestin sıhhat şartı değildir. Yalnız abdest alanın özür sahibi biri olmaması gerekir.

Mâlikîler: Özürlü kimsenin, vaktin girişinden önce ve sonra aldığı abdestler sahîhtir demişlerdir.

Hanefiler dediler ki: Özürlü kimsenin vaktin girişinden önce aldığı abdest sahîhtir. Sözgelimi öğleden önce abdest alır, sonra da öğle vakti girerse bu abdesti bozulmuş olmaz. Bununla öğle namazını kılabilir. Öğlen vakti çıkıncaya kadar da abdestinin hükmü devam eder. Öğle vakti sona erip çıkmakla abdesti de bozulmuş olur. İkindi namazım, yeniden abdest almadan kılamaz. Bahsi gelince de, vakti çıktığından ötürü abdestinin bozuluş sebebi anlatılacaktır.

Sayfanın üst tarafında anlatılanlar, Şafiî ve Hanbelî mezheblerine göredir.

Meselâ sürekli olarak kendisinde sidik akıntısı bulunan bir insanın, ancak vakit girdikten sonra abdest alması sahîh olur. Nitekim bunun izahı, ma'zûr kimseler bahsinde yapılacaktır.

3. Eski abdest bozulmuş olacak: Meselâ bir kişi öğle namazı için abdest alır da bu abdesti gün boyunca bozulmasa yeniden abdest alması vâcib olmaz. Çünkü bu abdesti sahîh olmakta devam etmektedir. Vaktin girişinden önce mevcûd bulunan bir abdest de sahîhtir.

4. Abdest almaya muktedîr olmak: Hastalık veya benzen hallerden ötürü suyu kullanamayan kimsenin, ileride teyemmüm bahsinde de açıklanacağı üzere, abdest alması vâcib olmaz. Kullanmak için su bulamayan kimseler de hastalar hükmündedirler. Bu saydıklarımız, abdestin, üzerinde ittifaka varılan vücûb şartlarıdır.

Özet olarak diyebiliriz ki: Mükellef kişi, abdestli değilse, vaktin girişiyle abdest almak mecburiyeti altına girer. Yalnız bu kişi, suyu kullanmaya da muktedîr olmalıdır. Sıhhatinin şartları:

1.Abdest alınacak su, temizleyici bir su olmalıdır: Abdest alacak olan kişinin, bu suyun temizleyici olduğunu zannetmesi yeterlidir.

2. Abdest alan mümeyyiz olmalıdır: Mümeyyiz olmayan çocuğun aldığı abdest sahîh değildir. Bu, bir varsayım olup, “abdestsiz çocuğun Mushaf'a dokunmasına mâni olunmalıdır” diyenler bu varsayıma ihtiyaç duyabilirler.

3. Abdestle yıkanacak organa suyun ulaşmasına mâni bir engel bulunmamalıdır: Meselâ elde, yüzde, başta veya ayaklarda derinin dış yüzüne suyun ulaşmasına mâni bir engel bulunduğu takdirde bu abdest sahîh olmaz. Yine aynı şekilde elde veya yüzde donmuş yağ, balmumu veya hamur bulunur da bunlar suyun deriye ulaşmasına engel olurlarsa alınan abdest sahîh olmaz. Abdest almakta olan kişide abdeste zıt bir durum meydana gelmemelidir. Meselâ abdest almakta olan kişide, yüzünü ve ellerini yıkadıktan sonra abdesti bozacak bir durum meydana gelirse bu kişi, abdeste yeniden başlamaya mecbur olur. Ancak özürlü kişilerden olursa yeniden abdest alması zorunlu olmaz. Meselâ sürekli sidik akıntısına müptelâ olan bir kişiden abdest esnasında bir veya birkaç damla sidik damlayacak olursa yeniden abdest alması gerekmez.

Hem vücûbunun hem de sıhhatinin şartları:

1Akıllı olmak. Delinin, saralının, bunağın, baygının abdest almaları vâcib değildir. Bunlardan biri abdest alacak olursa bu abdesti sahîh olmaz. Şöyle ki: Bunak biri abdest alır da birkaç dakika sonra bu hastalığından kurtulup iyileşecek olursa bu abdestiyle namaz kılması sahîh olmaz. Deli de bu hükme tâbidir. Bunak, saraya düşmüş ve baygın kimselere gelince (şuurları yerinde olmadığından ötürü) bunların abdest almaları zaten düşünülemez. Ancak bunu anlatmaktaki gayemiz, Allah Teâlâ-nın bu hallerde, bütün mükellefiyetleri ortadan kaldırdığını bildirmek içindir. Yine de bu hallere müptelâ kimselerin abdest aldıklarını farzedecek olursak, bunların almış oldukları abdestler sahîh olmaz. Şunu bilmek gerekir ki, ibâdetler karşısındaki şer'î tasarruflarla, günlük hayattaki muameleler karşısındaki şer'î tasarruflar aynıdır. İbâdetlerde olduğu cjibi muameleleri yapanların da akıllı kimseler olmaları vâcibdir. Akılsızların muameleleri geçerli olmaz.

Hanefiler dediler ki: Delilik ve sar'aya düşmek, abdeste zıt durumlardandır; abdesti bozarlar. Bu nedenle akıllılık, abdestin sıhhat şartlarından biri olmaktadır. Daha önce de görüldüğü gibi akıllılık, abdestin vücub şartlarından idi. Böylece hem vücûbunun hem de sıhhatinin şartlarından biri olmaktadır.

Hanefiler dediler ki: Bunak, sözlerini birbirine karıştıran ve sakin olmasına, kimseye sövmemesine, şuursuzca yürümemesine rağmen yine de ne yapacağını bilemeyen, hülâsa tedbiri bozulan kimsedir. Bu durumdaki kimselerin ibâdetleri, çocuğunki gibi sahîhtir. Ancak mükellef değildirler. Bunamamak, sadece vücub şartıdır. Sıhhat şartı değildir.

2.Kadının, aybaşı ve nifastan sonraki lohusalık kanlarından temiz olması. Bu haldeki kadınların abdest almaları vâcib değildir. Alacak olsalar ve aldıktan birkaç dakika sonra temizlenecek olsalar, bu abdestleri, sıhhat şartına uyulmadığı gerekçesiyle sahîh ve muteber olmaz. Ama yine de aybaşı hâlini geçirmekte olan bir kadının hatırlama kabilinden olması dolayısıyla her namaz vaktinde abdest alıp önceden namaz kıldığı yerlerde oturması menduptur. Fakat unutulmasın ki bu abdest, sadece bir şekildennibarettir. Namazı anmak ve unutmamak içindir.

3. Uyku ve gafletin olmaması. Uyumakta olan kişi, ilâhî rahmet dolayısıyla mükellef olmamaktadır. Gafil (dalgın) da böyledir. Bunlar şayet abdest alsalar bile bu abdestleri bâtıldır, geçersizdir.

Bazıları sanarlar ki: Uyuyan kişi, sadece kendi yatağında veya bir başkasının yatağına uzanarak uyuyan kişidir. Böyle birinin uyurken abdest alması zaten düşünülemez. Bizim burada uyuyan kişiden kastettiğimiz şudur:

Uyurken kalkıp hareket eder. Hatta yine uyurken evinden dışarı çıkar. Bu kimseler hissetmeseler bile uyur-gezerken abdest alabilirler. Benim bir komşum vardı. O da bu uyur-gezerlerdendi.

4. Müslüman olmak. Şu mânâda ki: “Gayr-ı müslim” birinden abdest almasını isteyemeyiz. Ama küfür halindeyken de namaza ve namazın vesilelerine (abdest ve teyemmüme) muhatabtır. Terkinden dolayı da azâb görecektir. Ama müslüman olmadan aldığı abdest de sahîh değildir.

Malikiler dediler ki: Müslüman olmak sadece sıhhat şartıdır. Kâfirler şerîatin hükümlerine muhatap olmaları dolayısıyla ibadetle mükelleftirler. Terkettikleri gerekçesiyle de azaba maruz kalacaklardır. Ancak bu ibadetleri de müslüman olduktan sonra sahîh olabilir. Küfür halindeyken yapacakları ibadetler sahîh olmaz. Çünkü niyet olmaksızın hiçbir ibadet sahîh olamaz. Ayrıca niyetin de sahîh olabilmesi için müslüman olmak şarttır.

Hanefiler dediler ki: Müslüman olmak abdestin sadece vücûb şartlarındandır. Hem vücûbunun ve hem de sıhhatinin şartlarından değildir. (Mâlikîlerin hilafına.) Kâfir, şerîatin hükümlerine muhatab değildir. Hanefîler müslüman olmayı abdestin sıhhat şartlarından saymamışlardır. Çünkü onlara göre abdest, niyet etmeden de sahîh olur; Abdestte niyyet farz değildir. Ama teyümmümde bunun aksine niyet, farzdır. Bu durumda kâfir bir kişi teyemmüm yapacak olursa teyemmümü sahih olmaz. Zîrâ teyemmüm, niyet rüknüne bağlıdır.

5. Peygamber Efendimiz Muhammed İbn Abdullah'ın çağrısının mükellefe kavuşmuş olması. Kendisine bu çağrının ulaşmamış olduğu kimselere abdest vâcib değildir. Alsalar bile, aldıktan sonra bir saat içinde çağrıya muhâtab olurlarsa bu abdestleri geçersiz olur. Bununla namaz kılmaları sahîh olmaz. Ki bu hususta bazı mezheblerin koşmuş oldukları birtakım ek şartlar aşağıda sıralanmıştır.

Hanefiler dediler ki: Peygamber Efendimizin çağrısının ulaşması, abdestin sıhhat şartlarından değildir. Şöyleki: Adamın biri, bu çağrı kendisine ulaşmadan abdest alicak olursa, sonra da çağrıyı alırsa bu abdesti sahîh olur. Hanefîler, çağrının ulaşmasını İslâmiyet şartı ile yetinerek abdestin vücûb şartlarından saymamışlardır. Çünkü İslâmiyet, ancak bu çağrı yapıldıktan sonra gerçekleşmektedir. Böylece de anlaşılıyor ki: Peygamberimizin çağrısını, abdestin hem vücûbunun hem sıhhatinin şartlarından sayanlar sadece Şâfiîler ile Hanbelîlerdir.

Şâfiîler: Abdestin sıhhat şartlarına üç tane daha eklemişlerdir:

1.Abdest alan kişi, abdestin alınış keyfiyetini bilmelidir. Öyleki: Abdestin elleri, yüzü, ayaklan yıkamak vs. den ibaret olduğunu bilse ve bunları yerine getirirken bunun şerîatçe kendisinden istenilen abdestin ta kendisi olduğunu bilmese abdesti sahîh olmaz.

2. Farzı diğerlerinden ayırdedebilmelidir. Ancak abdest alan, avamdan biriyse bunun, farzı nafile olarak itikad etmemesi gerekir. Onun için yeterli olan budur. Eğer abdestteki bütün fiillerin farz olduğuna inanırsa aldığı abdest yine sahîh olur. Yine bunun gibi abdestte hem farz hem de sünnet olan fiiller bulunduğuna inansa, ancak farzlarla sünnetleri birbirinden ayırd edemese aldığı abdest yine sahîh olur.

3. Abdeste başladığı anda niyet edip bu niyeti abdest tamamlayıncaya kadar devam ettirmelidir. Sözgelimi eğer yüzünü yıkarken abdeste niyet ederse, sonra da ellerini sırf temizlik veya serinlemek amacıyla yıkarsa bu abdesti sahîh olmaz. Ki buna hükmen niyetle beraberlik denir. Eğer bir kişi abdeste niyet eder, bununla birlikte temizlik maksadıyla da niyet ederse bu niyeti abdesti bozmaz.

Hanbelîler: Bunlar da abdestin sıhhat şartlarına üç tane daha eklemişlerdir:

1Abdest alınacak su, mübâh bir su olmalıdır. Gasbedilmiş bir suyla alınan abdest sahîh olmaz.

2. Abdest almaya niyet edilmelidir. Niyet edilmeksizin alınan abdest sahîh olmaz. Hanefîlere gelince bunların nazarında niyet, sünnettir. Bir rükün veya bir şart değildir. Mâlikî ve Şâfiîlere gelince bunlar demişlerdir ki: Niyet, abdestin rükûnlarından bir rükündür. Niyeti, abdest için bir şart olarak kabul edenler, yalnızca Hanbelîlerdir. Niyet bahsi geldiğinde rükün ile niyet arasındaki fark açıklanacaktır.

3. Abdestten önce istinca veya isticmar yapılmalıdır. Bunlar yapılmadan alman abdest sahîh olmaz. İstinca bahsinde bu hususun açıklaması yapılacaktır.

Farz kelimesi, lügatte kesmek mânâsına gelmektedir. Istılahta ise yapana sevâb, yapmayana ceza verilen şey demektir. Ayrıca fıkıhçılar terim olarak “farz” ile “rükn”ü aynı anlamda ele almışlardır. Bir şeyin farzıyla rüknü aynı anlamı ifade eder.

Yine fıkıhçılar farz ve rükün ile şart terimlerini birbirlerinden ayırmışlardır.

Şu sebeble ki: Farz veya rükün, bir şeyi meydana getiren ve onun birer parçası olan aslî unsurlardır. Şart ise bir şeyin var olmasının kendisine bağlı bulunduğu şeydir.

Mesela namazı ele alalım: Tekbir, rükû', sücûd... ilh. Bunlar, namazın farzlarıdır. Sıhhatinin şartlarından biri de vaktin girmiş olmasıdır. Vaktin girmesinden önce kılınan namaz, mâhiyet itibariyle her ne kadar tamamsa da, şerîat nazarında bâtıldır. Zîrâ sahîh olması için vaktin girmiş olması gereklidir. Bunları anlattıktan sonra gelelim abdestin farzlarına. Bu farzların sayısında dört mezhebin İmamları ihtilâf etmişlerdir. Ancak Kur'an-ı Kerîm'de sabit olan farzlar dört tanedir:

1.Yüzü yıkamak,

2. Elleri dirseklere kadar yıkamak,

3. Başın tamamını veya bir kısmını meshetmek,

4. Ayakları mafsal yumru kemiklerine kadar yıkamak.

Âyet-i kerîmede de bu farzlar sayılmaktadır. Şöyle ki:

“Ey imân edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı da (yıkayın).”

Abdestin farzlarının bu kadarında mezheb İmamları ittifak etmişlerdir. Ancak başın meshediliş şeklinde ihtilâfa düşmüşlerdir. Bazısı başın tümü, bazısı da bir kısmı meshedilir demişlerdir. Bazı İmamlar bu farzlara birtakım farzlar daha eklemişlerdir. Abdestin farzlarını her mezhebe göre ayrı ayrı anlatacağız ki meseleler dağınık olmasın ve bufarzları okuyup bilmek güçleşmesin. Sonra da üzerinde ittifaka varılan hususları ayrıca akılda tutmak gerekir.

Hanefiler dediler ki: Abdestin farzları yukarıda sayılan dört farzdan ibarettir. Eğer bir mükellef, fazla bir ilâvede bulunmaksızın sadece bu dört farzı yerine getirecek olursa abdestli sayılır. Bununla namaz kılabilir. Ve abdestli olmadan yapılamayacak ibâdetlerin tümünü yapabilir. Meselâ Mushaf'a dokunup onu ele alabilir. Ancak sünneti terketmiş olur. Ki sünnetleri terkeden kişinin hükmü de, abdestin sünnetleri bahsinde anlatılacaktır. Şimdi de Hanefîlere göre abdestin dört farzını anlatmaya çalışalım.

1.Yüzü yıkamak: Bununla ilgili bazı hükümler vardır. Ki bunları da şöylece sıralayabiliriz:

a. Yüzün uzunlamasına ve genişlemesine sınırının izahı.

b. Yüzde biten çene, bıyık ve kaş tüylerinden yıkanması gereken yerlerin izahı.

c. Gözlerin iç ve dışlarında yıkanması gereken ve gerekmeyen yerlerin izahı.

d. Burun kemerinden yıkanması gereken yerlerin izahı.

Yüzün uzunlamasına ve genişlemesine sınırı: Sakalı olmayanların yüzlerinin uzunlamasına sınırı:

Saçın alındaki bitme noktasından başlayıp çenenin son noktasında nihayete erer. Saçın mûtad bitme noktası da normal bir adamda alnın son kısmındadır. Normal olmayan adam da ya keldir veya kâküllüdür. Kel, saçı ön taraftan gitmiş olan adama denir. Ki sanki başının ön kısmı anadan doğma saçsızdır. Böyleleri, başlarında veya alınlarında saç bulunmayan bütün yerleri yıkamak mecburiyetinde değildirler. Sadece normal olarak saçın bitebileceği yerlere kadar olan kısımları yıkamak mecburiyetindedirler. Yani alnın birazcık üst tarafını yıkarlar.

Kâküllü kimseye gelince bu, saçı uzayıp alnına kadar, hatta bazılarında kaşlarına kadar inen kimselerdir. Bunlar kelin hükmündedirler. Bunlar da kel gibi, alnın birazcık üst tarafını yıkamak mecburiyetindedirler. Zîrâ insanların çoğunun saçı bu noktada biter. Bu durumlarda çoğunluk nazar-ı itibâra alınır. Yaratılışta insanların çoğunluğuna uymayan, mükellefiyet açısından da onlara uymaz.

Yüzün genişlemesine sınırına gelince bu, bir kulağın kökünden (bazıları buna kulak kazığı derler) başlayıp öbür kulağın köküne kadar davam eder Kulak ile çene kemiği arasındaki beyazlık da tabiî olarak yüzden sayılmaktadır. Ki burasını yıkamak da vâcibdir.

Yüzde biten tüylere gelince bunların en önemlileri sakal ve bıyıktır. Sakalın hükmüne gelince, bunun üst taraftan başlayıp çeneye kadar olan ve yüzün derisi üstünde bulunan bölümünü yıkamak vâcibdir. Tabiî, beşere dediğimiz deri üzerinde bulunan sakal tüylerini yıkamak vâcibdir. Tüylerin uzayan kısımlarım yıkama mecburiyeti yoktur. Sakallarını uzatanlar, sadece yüzlerinin derisi üzerinde bulunan kısımlarıyla çene derilerinin üzerinde bulunan kısımları yıkamakla yükümlüdürler. Sonra eğer sakal seyrekse ve suyun, dipteki derinin dışyüzüne ulaşması mümkünse, bu durumda sakalı parmakla hilâllemelidir. Ki su dibine ulaşabilsin. Yok, eğer sakal sık ise sadece dış kısmını yıkamak vâcib olur.

Bıyığa gelince, Hanefî mezhebinin önde gelenleri bu hususta görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bazıları eğer bıyık, dibindeki deriye su ulaşmayacak kadar sık ise bu durumda alınan abdest geçersiz olur, bâtıldır, demişlerdir. Diğer bazıları da demişlerdir ki: Bu durumda abdest bâtıl olmaz. Sadece bıyığın üstünü yıkamak yeterli olur. Abdest hususunda müftâbih olan görüş budur. Ama gusül işine gelince, gusül yapılırken sık bıyıklar hiç de affedilmez. Bıyık, çok sık olursa gusül bâtıl olur. Guslün bu durumda bâtıl oluşunun sebebi, şâri'in bıyıkları uzatmayı yasaklamış olmasından ileri gelmektedir. Zîrâ böylesi bıyıklar yemek kırıntılarını ve kirleri taşırlar. Sık olan bıyıkların yıkanmasında şiddet gösterilmiştir. Ki insanlar, hiç faydası yokken bıyıklarını aşırı derecede uzatmasınlar. Bunları anlattıktan sonra geriye yüzdeki tüylerden sadece kaş tüyleri kalmış oluyor. Bunların hükmüne gelince eğer bunlar, suyun dipteki deriye ulaşmasına imkân verecek kadar seyrek iseler elle hareketlendirilmeleri vâcibtir. Yok eğer çok sık iseler hilâllemek vâcib olmayıp sadece dış kısımlarım yıkamakla yetinilir.

Buruna gelince, yüzden sayıldığı için dışının tamamım yıkamak vâcibdir. Küçük de olsa bir parçası yıkanmasa abdest fâsid olur. Alt taraftaki burun delikleri arasında bulunan ayırıcı kısım da burundan sayılmaktadır. Burnun içini yıkamak, Hanefîlere göre şart değildir. Yüzde bir yara çıkar, iyileştikten sonra da yerinde bir çukurluk kalırsa suyun, bu çukurun içine ulaşması gerekir. Tıpkı bunun gibi yüzdeki kırışıklıkların arasına da suyu ulaştırmak vâcib olmaktadır. Şunu da hatırlatmakta yarar vardır ki: Bir kişi abdest aldıktan sonra saçını veya sakalını tıraş edecek olursa abdesti bozulmaz.

2. Elleri dirseklere kadar yıkamak: Abdestin farzlarından olan bu ikincisiyle ilgili bir takım hususlar vardır. Ki bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

a. İnsanın fazla parmağı varsa abdest alırken bunu da yıkaması vâcibdir. Ama fazla bir eli varsa bu el de aslî elin hizasındaysa onu yıkaması vâcib olur. Ama bu el aslî elinden daha uzunsa, aslî elinin hizasında olan kısmını yıkaması vâcib, gerisini yıkaması vâcib değildir. Ancak yıkarsa mendub işlemiş olur.

b. Eline veya tırnağının aslına çamur ve hamur gibi şeyler yapışmışsa bunları gidermesi ve suyu tırnağının aslına ulaştırması vâcibtir. Aksi takdirde aldığı abdest bâtıl olur. Tırnağın aslından maksat, parmak etine yapışık olduğu kadarıdır. Eğer tırnak uzar da parmak başım geçerse uzayan yeri de yıkamak vâcib olur. Aksi takdirde alınan abdest bâtıl olur. Tırnak altındaki pislik ve kirlere gelince, abdest alan ister köylü ister şehirli olsun, zorlukları gidermek prensibine göre bunlar abdeste zarar vermezler. Fetva da bu görüş üzerinedir. Hanefî mezhebinden bazı muhakkik âlimler ise, uzamış tırnakların içine yapışık kirlerin yıkanmasının zorunlu olduğunu, yıkanmadığı takdirde alınan abdestin bâtıl olacağını söylemişlerdir. Tırnak altında ezâ verecek pisliklerin yığılacağı gerekçesiyle bu, güzel bir hükümdür. Ancak ekmekçilerin uzayan tırnaklarının altında azıcık hamur kalacak olursa, meslek zorunluluğu gerekçesiyle bu muaf sayılmıştır. Kına ve boyaların eserleri de abdeste zarar vermez. Ancak kınanın el üzerinde bir hacim tutacak kadar kalıntısı bulunursa, suyun deriye ulaşmasına engel olacağı gerekçesiyle bu, abdeste zarar verir.

c. Eli kesilen bir kişi, elinin geri kalan kısmını yıkamakla yükümlüdür. Eğer farz yerinin tamamı kesilmişse yıkama yükümlülüğü düşer.

3.Ayakları mafsal yumru kemiklerine kadar yıkamak: Mafsal yumru kemikleri, bacağın alt tarafında ve ayağın üst tarafında bulunan dışa doğru çıkık iki kemiktir. Bunların arka taraflarını yıkamak, ayak tabanındaki çatlakların arasını yıkamak da vâcibtir. Ayağının bir kısmı veya tümü kesilen kişinin hükmü, elinin bir kısmı veya tümü kesilen kişinin hükmü gibidir. Bir kişi ellerini veya ayaklarını çatlaklar dolayısıyla yağlayıp merhemlese sonra da abdest alsa, yağlı yerler suyu kabul etmez ve su deriye ulaşmazsa bakılır: Eğer su, merhemin altına ulaştığı takdirde zarar verecekse yıkamak vâcib olmaz. Eğer zarar vermeyecekse bu merhemi ve yağı silip yerini yıkamak vâcib olur. Ayakta yarılmalar olur da yıkandığı veya suya daldırılıp derhal çıkarılması hâlinde bile zarar doğacaksa, bu durumda ayağı yıkama yükümlülüğü düşer. Sadece suyla meshedilir. Mesh etmek de zararlı olacaksa veya bunu bile yapamayacak kadar âciz ise meshetme yükümlülüğü de düşer. Sadece zarar vermeyecek yerleri yıkanır.

4. Başın dörtte birini meshetmek: Başın dörtte biri, kişinin avuç içi kadar olarak takdir edilir. Vâcib olan, başın tümünden avuç içi kadarını mesh etmektir. Abdest alanın avuç içine su değip ıslanır da sonra avuç içini önden veya arkadan veya herhangi bir tarafından başının üzerine koyarsa bu kendisine yeterli olur.

Şunu da kaydetmek gerekir ki: Baş, illâ da avuç içi ile meshedilecektir diye bir zorunluluk yoktur. Herhangi bir sebeple başın dörtte birine su değecek olursa bu da yeterli olur. Mesh, elle yapılırken bunun en azından üç parmakla yapılması şarttır. Ki su, başın dörtte birine, kurumadan önce ulaşabilsin. Meselâ iki parmakla meshedecek olursa su, başın dörtte birine tam olarak ulaşmak için hareket etmeden önce olduğu yerde kuruyabilir. Ve messhi, istenen kısımlara ulaşmayabilir. Ama parmak başlarıyla mesheder ve su da damlalar hâlinde damlarsa bu durumda başın dörtte birine ulaşabilir. Bu, mümkün olduğu için sahîh olarak kabul edilir. Yok, eğer su, damlamamaktaysa bu mesih sahîh olmaz. Başı meshederken avuçlara ayrıca su almak şart değildir. Eğer avucu ıslaksa bu, mesh için yeterli olur. Ama avucu ıslak değilse, uzuvlarından birinin üstündeki ıslaklığı alması yeterli olmaz. Meselâ kollarım yıkarken avucunun içi kuru ise, avucunu kollarının üzerindeki suyla ıslatıp başım meshedecek olursa bu yeterli olmaz. Saçları alnının ve boynunun üzerine gelecek kadar uzamış olan bir kimse, başını meshederken sadece boynundaki veya alnının üzerindeki saçları meshedecek olursa yeterli olmaz. Asıl maksat, başın dörtte birini meshetmektir. Eğer başı traşlıysa durum açıktır. Eğer saçlı ise, başının üzerindeki saçları meshedecektir. Yani meshedilen saçların, başın bir parçası üzerinde bulunması gereklidir. Eğer başının bir kısmı tıraşlı, diğer kısmı tıraşsız ise dilediği taraftan başının dörtte birini meshedebilir. Bir kişi abdest alırken saçını mesheder de sonra gidip tıraş olursa abdesti bozulmuş olmaz. Yerden bir parça (temiz) kar alarak başını onunla meshedecek olursa bu da yeterli olur. Başıyla birlikte yüzünü yıkayacak olursa bu da yeterli olur. Ancak bunda kerahet vardır. Özürlüler dışındaki bir kimsenin sarık üzerinden başını mesh etmesi caiz olmaz. Yine aynı şekilde kadınlar da başlarına örttükleri mendil veya eşarp üzerinden başlarını meshedemezler. Ancak bu örtüler ince olup, suyun nüfuz etmesine engel olmazsa caiz olur. Kadının başına kına yakılmış veya boya sürülmüşse meshedüirken mesh suyu boyanır ve eski hükmünden çıkarsa bu abdest caiz olmaz. Eğer su, boyanmayıp eski hükmünden çıkmazsa caiz olur.

Hanefîlere göre abdestin farzları bunlardan ibarettir. Bunların dışında kalan hususlar onlara göre sünnettir. Abdestin sünnetlerinin açıklaması ileride yapılacaktır.

Mâlîkîler: Abdestin farzlarının yedi tane olduğunu söylemişlerdir:

1. Niyet: Bununla ilgili bazı hususiyetler vardır ki onları şöylece sıralayabiliriz:

a. Tanımı,

b. Keyfiyeti,

c. Vakti,

d. Yeri,

e. Şartları,

f. İptal edicileri.

Tanımı ve keyfiyeti: Bir işi irâde edip yapmaya yönelmektir. Bir kişi, bir işi yapmaya yönelip kasdettiğinde ona, “bu işe niyet etti” derler. Niyetin abdestteki keyfiyetine gelince, kişinin, abdestsizliğin mâni olduğu bir işin önündeki engeli kaldırmak istemesi veya hades hâlini ortadan kaldırmayı istemesi veyahut da bir farzı edâ etmeye yönelmesidir.

Açıkça bilinen bir husustur ki niyetin yeri kalbtir. Bir kişi, anlatılan keyfiyetlerden biriyle abdest almaya yönelirse niyet etmiş olur. Diliyle söylemesi şart değildir. Niyeti, abdestin sonuna kadar kalbte tutmak da şart değildir. Abdest alırken niyet ettikten sonra sonuna kadar niyeti kalbte tutmayıp aklı başka tarafa dalacak olan kimsenin abdesti bâtıl olmaz.

Niyetin vaktine gelince; niyet, abdestin başlangıcında yapılmalıdır. Abdest alan kişi bazı organları niyetsiz olarak yıkarsa abdesti bâtıl olur. Ama niyeti abdeste başlamadan (örfe göre) kısa bir zaman önce yapacak olursa bu niyet geçerli olur. Meselâ abdest almak için bir yere oturup niyet ederse sonra da hizmetçi, ibriği getirip eline su dökerse ve yeniden niyet etmezse bu ab'desti sahîh olur. Çünkü niyet ile abdest arasına uzun bir zaman fasılası girmemiştir. Niyetin şartlarına gelince bunlar, üç tanedir:

a. Müslüman olmak,

b. Mümevviz olmak

c. Kesin karar vermek.

Meselâ “gayr-ı müslim” biri, bir ibâdet yapmaya niyet edecek olursa bu niyeti sahîh olmaz. Dinî yükümlülüklerin derecelerini biribirinden ayırd edemeyen, İslâmiyet'in ne demek olduğunu bilemeyen çocukların ve delilerin niyetleri de sahîh olmaz. Mümeyyiz çocuğun niyeti sahihtir. Abdest alacak kişi, niyetinde tereddüt edecek olursa abdesti sahîh olmaz. Sözgelimi kendi kendine: “Eğer abdestini bozulmuş ise abdest almaya niyet ettim” dese, bu niyet sahîh olmaz. Zîrâ niyet ederken kesin karar vermek gereklidir.

Niyeti iptal edici şeylere gelince bu, abdest esnasında niyeti inkâr etmektir. Meselâ abdesti iptal etmeye ve abdesti tamamlamamaya niyet ederse abdesti iptal edilmiş olur. Ama abdesti tamamladıktan sonra böyle bir niyette bulunacak olursa abdesti sahîh olduğundan dolayı, başka şeylerle bozulmadığı takdirde bu niyetle bozulmaz.

2. Yüzü yıkamak: Yüzün uzunlamasına ve genişlemesine sınırı, Hanefîlerin anlattıkları gibidir. Ancak Mâlikîler demişlerdir ki: Kulak köklerinin üzerinde bulunup başa bitişik olan beyaz kısmın yıkanması değil de mes-hedilmesi vâcibtir. Zîrâ bu kısım, yüze değil de başa tâbidir. Yine bunun gibi şakaklardaki saçlar da başa tâbidir. Fakat Hanefîler derler ki: Şakaklar-daki saçlar yüze tâbidir. Yıkanması farzdır.

3. Dirseklerle beraber elleri yıkamak: Hanefîlerde olduğu gibi bunlarda da parmak uçlarındaki kırışıklıkların arasını ve parmak uçlarını örtecek kadar uzanan tırnakların altını yıkamak vâcibtir.

Bunlar derler ki: Aşırı miktarda çok olmadıkça tırnak altındaki pislikler afvolunan pisliklerdendir.

4. Başın tümünü meshetmek; Başın sının, ön tarafta alnın saç -bitim noktasından başlayıp geriye doğru giderek ense kökünde sona erer. Şakaklardaki tüylerle kulak köklerinin.üst kısmındaki tüysüz beyaz yer de baştan sayılır. Az olsun çok olsun uzamış olan saçların tümünü meshetmek vâcibtir. Bir kişi, saçlarını örmüş ise ve bu örgüsünü üç iple örmüş ise başını meshederken bunları çözmesi vâcibtir. Ama iki veya daha az sayıda iple örmüş ve örgüsü de sık ise meshederken çözmesi vâcib olur. Sık değilse önemi yoktur. Örgüsünü ipsiz olarak örmüş ise bu, ister sık ister gevşek olsun çözülmediği takdirde abdeste zararı olmaz.

Başın meshi esnasında örgünün çözülmesi, bunun iple örülmüş olması şartına bağlıdır. İple örme, bazı köylülerde görülen bir âdettir. Şehir toplumunda yerleşmiş olan gelenek gereği saçları arkada örgüsüz olarak toparlamak veya ipsiz olarak örmek meshe zarar vermez.

Önce de geçtiği gibi Hanefî Mezhebine göre,neresinde ve ne şekilde olursa olsun başın dörtte birinin meshedilmesinin yeterli olduğu bilinmektedir. Şafiî mezhebi bu hususta daha da toleranslı davranıp az olsun çok olsun, başın bir parçasının meshedilmesini yeterli görmüştür. Ki az ileride bunun açıklaması yapılacaktır. Bir kişi başını yıkasa bu, mesh yerine geçerli olur. Ne ki bu mekruh bir davranıştır. Zîrâ Allah, yıkamayı değil mesh etmeyi emretmiştir. Bir kişi başını meshettikten sonra tıraş olup saçını kestirecek olursa meshini yenilemesi gerekmez. Başın derisi soyulacak olsa bile yine meshi yenilemez. Bu, ittifakla böyledir. Kulakların dış kısmına gelince, baştan sayılmadığı dolayısıyla meshedilmeleri vâcib değildir. Bunda da ittifak vardır. Yalnız Hanbelîler kulakları başın bir parçası saymaktadırlar.

5. Ayakları mafsal yumru kemikleriyle birlikte yıkamak: Bunlar, bacağın alt kısmında ve ayakların üst tarafında bulunan çıkıntılı iki kemiktirler. Ayakların tabanındaki çatlakları yıkamak da vâcibtir. Bu hüküm, Hanefî mezhebinde de vardır. Ayakların yıkanması, farz olan kısmının tümü kesilmiş olursa Hanefî mezhebinde de olduğu gibi yıkama yükümlülüğü düşer.

6. Muvâlât: Buna çabuk davranma da denebilir. Bunu şöyle de tanımlayabiliriz: Abdest almakta olan bir şahıs, bir organ kurumadan diğerini yıkamaya geçmelidir. Zaman, mekân ve mizaç normal olduğu takdirde bir organın kurumasını beklemeksizin bir sonraki organı yıkamaya başlamalıdır. Zamanın normal olmasından kasıt, suyun alışılmamış şekilde kurumasına sebebiyet vermeyecek bir mevsimde bulunulmamasıdır. Mekânın normal olmasından kasıt, suyu kurutacak derecede sıcak veya donduracak derecede soğuk bir yerde bulunulmamasıdir.

Mizacın normal olmasından kasıt ise, kişinin yaratılışında suyun çabucak kurumasına yol açacak bir hararetin bulunmamasıdır. Abdestin organları, bu organlar ister yıkananlar olsunlar (yüz, el ve ayak gibi), ister meshedilenler olsunlar (baş gibi) bunların biri kurumadan diğerine geçilmesi gerekir. Meselâ baş meshedildikten sonra hemence ayakların yıkanmasına geçilmelidir. Başın kurumasıyla diğer organların kurumasının süresi aynı olarak kabul edilmektedir. Muvâlâtın farz olmasının iki şartı vardır:

a. Muvâlâtın, abdest alanın hatırında olması lâzımdır. Ama unutur da ellerini yıkarsa, sonra da yüzünü yıkarsa bu sahîh olur. Ama bunu abdesti tamamlama esnasında hatırlayacak olursa niyetini yeniden yapması gerekir. Çünkü önceki niyeti, unutmaktan ötürü batıl olmuş olur.

b. Muvâlattan âciz olması, ama bunda da aşırılığa gidilmemesi: Meselâ abdest için suyunu yanına indirir ve bu suyun abdeste yeteceğine kanaat getirir de abdestini alırken diyelim ki yüzünü ve ellerini yıkadıktan sonra su. tükenir, abdesti tamamlamak için yeni suya ihtiyâç doğarsa, su gelinceye dek, yıkamış olduğu organlar kurursa bu durumda muvâlât, farz olmaktan çıkar. Yeni gelen suyla da abdestin geri kalan kısmını tamamlar. Yani başını meshedip ayaklarını yıkarsa aradan uzun bir zaman geçmiş olsa bile abdesti tamamlanmış olur.

Aşırılığa kaçmamaya gelince diyelim ki: Abdest suyunu yanına indirdiğinde bu suyun abdest için yeterli olacağından şüpheye düşer, yine de abdest almaya başladıktan sonra tamamlayamadan su tükenirse ikinci bir su gelinceye kadar da aradan epeyi zaman geçerse bu durumda önceden yıkamış olduğu veya meshettiği organların hükmü geçersiz olur. Abdeste yeniden başlar. Ama aradan kısa bir zaman geçerse abdestin geri kalan kısmını tamamlamakla yetinir.

7. Organları ovmak: Yıkanan organların üzerinde eli gezdirmeye ovmak denir. Ki bu, saçların ve parmakların arasını hilâllemek gibi farzdır.

Şafiiler dediler ki: Abdestin farzları altı tanedir:

1Niyet: Burada niyetin tanımını ve şartlarını ele alacağız. Geri kalan bahisleri, Mâlikîlerin önce bahsettikleri şeylerden hemen hemen farksızdır. Ancak iki durum müstesnadır:

a. Mâlikîler derler ki: “Niyet eder etmez hemen abdeste başlanılır” diye bir şart ileri sürmek doğru değildir. Niyet edildikten sonra örfe göre kısa bir aralıktan sonra da abdeste başlanabilir.

Fakat Şâfiîler böyle demeyip, “niyet ile abdestin ilk başlangıç cüzü birlik içinde olmalıdır” demektedirler.

Abdestin farzlarının başlangıcı yüzü yıkamak olduğuna göre, yüzün yıkamaya ilk başlanılması anında abdeste niyet edilmesi gerekir. Eğer yüz, niyetsiz olarak yıkanacak olursa alman abdest geçersiz olur. Ama yüzün yıkanmasına başlanıldığında niyet edilir, fakat bu niyet, yüzün yıkanmasının sonuna kadar hatırda tutulmayıp unutulacak olursa abdest yine sahîh olur. Niyetin ilk başta yapılması yeterli olur. Çünkü yüzün tamamını yıkaymcaya kadar, niyeti hatırda tutmak şart değildir. Avuç içi yıkanırken, mazmaza ve istinşak yapılırken niyet edilirse bu niyet sahîh olmayıp alınan abdest de bâtıl olur. Ama mazmaza anında dudakların dış kısmını yıkarken niyet edilirse bu niyet sahîh olur. Çünkü dudaklar da yüzden sayılmaktadırlar. Sonra yüzden olması dolayısıyla, dudaklarını yıkayacak olursa, yüzünü yıkarken kişinin dudaklarını yeniden yıkaması gerekmez. Ama sadece yıkamak kasdiyle veya sünnet olduğu niyetiyle yıkayacak olursa yüzünü yıkarken dudaklarını yeniden yıkaması, mûtemed görüşe göre farz olur. Eğer yıkanmasına engel olacak bir yara olduğundan ötürü yüz yıkanmayacak olursa bu durumda niyet, kolları yıkarken yapılır.

b. Abdest alırken hades halini gidermeye niyet etmek, Mâlikîlere göre de mutlaka sahîh olmaz. Böyle bir niyet, ancak sağlıklı ve bedeninde arızası bulunmayan bir insan tarafından yapıldığı takdirde sahîh olur. Ama sürekli olarak kendisinde sidik akıntısı bulunanlar gibi özür sahibi kimseler, böyle bir niyette bulunamazlar. Bulunsalar bile bu niyetleri sahîh olmaz. Bu gibi kimseler, abdest alırken ancak namaz kılma veya Mushaf'a dokunma veya bunlara benzer, abdestsiz yapılamayacak işlerin ruhsatını elde etmeye niyet edebilir. Çünkü bunlar abdest almakla hades hâlini ortadan kaldıramazlar. Abdest alırken, hades hâlini ortadan kaldırmaya niyet etseler bile hadesleri kalkmış olmaz. Ancak namaz kılmaları veya abdest almadan yapılamayacak işleri yapabilmeleri için sâri tarafından abdest almaları emredilmiştir.

2. Yüzü yıkamak: Yüzün uzunlamasına ve genişlemesine sınırı, Hanefîlerde olduğu gibidir. Ancak Şâfiîler, çene altını yıkamanın da vâcib olduğunu söylemişlerdir. Ki Şâfiîler, bu hususta yalnız kalmıştırlar. Uzun sakalın yüze tâbi olduğu ve dolayısıyla yıkanmasının vâcib olduğu hususunda Şâfiîler, Mâliki ve Hanbelîlere muvafakat etmişlerdir. Sakalın baştan sona yıkanması vâcibtir. Hanefîler buna muhalefet etmişlerdir. Şakaklardaki kıllarla kulak köklerinin üzerinde bulunan tüysüz beyaz kısmın yüzden sayıldığı, dolayısıyla yıkanmasının vâcib olduğu hususunda Şâfiîler Hanefîlerle görüş birliği etmişlerdir. Mâlikîlerle Hanbelîler, bunun tersi görüşe sahiptirler. Saçın hİlâllenmesi meselesine gelince Şâfiîler, diğer İmamlarla görüş birliği yaparak şu yargıya varmışlardır: Saç eğer altındaki deri görülecek kadar seyrekse, suyun alttaki deriye ulaşması için hilâllenmesi vâcib olur. Yok, eğer çok sıksa sadecedış kısmını yıkamak vâcib olur. Ancak hilâllenmesi sünnettir.

Ancak Mâlikîler demişler ki: Sık saçları hilâllemek her ne kadar vâcib değilse de elle hareket ettirilmesi vâcibtir. Böyle yapmakla su, her ne kadar deriye ulaşmasa da saç tellerinin arasına girmiş olur. Hilâllemeye gelince bu vâcib değildir. Mezhep İmamları, seyrek saçların hilâllenerek suyun alttaki deriye ulaşması gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir.

Sık saçlara gelince, mezheb İmamlarından üçü, bu saçların sadece dış yüzünün yıkanılmasının yeterli olacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Mâlikîler, dış yüzünü yıkamaya ek olarak saçların elle hareketlendirilmesini de gerekli görmüşlerdir. Bundaki maksat, saçların altındaki deriye suyu ulaştırmak değil de saçların rahatlıkla yıkanabilecek kısımlarının yıkanmasıdır.

3. Dirseklerle beraber elleri yıkamak: Bu konudaki detayların tümünde Şâfiîler, Hanefîlerle görüş birliği içindedirler.

Ancak Şâfiîler bir hususta demişler ki: Tırnak altlarındaki pislikler, parmağın tırnak hizasındaki deriye suyun ulaşmasına engel oluyorsa bu pislikleri gidermek vâcib olur. Ancak Çamurlu işlerde çalışan işçiler, bu pisliklerin az olup parmak ucunu kaplamayacak kadar olması hâlinde muaf tutulmaktadırlar.

4. Az da olsa başın bir kısmını meshetmek: Başı elle meshetmek şart değildir. Kişi, eğer başına su serpecek olursa bu, mesh için yeterli olur. Başındasaç bulunup bu saçın bir kısmını meshedecek olursa yine yeterli olur. Ama saçı uzayıp başından aşağıya inerse, baştan inen saçın bir kısmını mesh etmesi yeterli olmaz. Bizzat başın üzerine yapışık olan saçı meshetmek gerekir. Baş, meshedileceğine yıkanırsa bu, mesh yerine geçerli olur. Böyle yapmak her ne kadar mekruh değilse de meshedilmesi daha uygun olur.

5. Mafsal yumru kemikleriyle birlikte ayaklan yıkamak: Ayakların yıkanması hususunda Şâfiîler, önce anlatılan hususlarda Hanefîler ve diğerleriyle görüş birliği içindedirler.

6. Kur'an-ı Kerim'de zikredilen dörtorgan arasında tertibe uymak: Buna göre önce yüz yıkanacak, sonra da eller dirseklere kadar... Baş meshe-dilecek. Daha sonra da^ayaklar, mafsal yumru kemiklerine kadar yıkanacak. Bu tertibteki organlardan biri öne alınır veya geriye bırakılacakolursa abdest bâtıl olur. Bu hususta Hanbelîler, Şâfiîlerle görüş birliği içindedirler.

Hanefîlerle Mâlikîler derler ki: Tertip farz değil sünnettir.

Hanbeliler dediler ki: Abdestin farzları altı tanedir:

1. Mm Yüzü yıkamak: Yüzün uzunlamasına ve genişlemesine sınırı hususunda Mâlikîlerle görüşmbirliği içerisindedirler. Bunlar demişlerdir ki: Şakaklardaki saçlarla kulak köklerinin üst kısmındaki beyazlık yüzden değilde baştan Sayılmaktadır. Vâcib olan, bunları yıkamak değil de meshetmektir. Ağız ile burnun içi hususunda tüm İmamlara muhalefet ederek buraların yüzden sayılacağı, dolayısıyla da mazmaza ve istinşak yaparak buraların yıkanmasının farz olduğunu söylemişlerdir. Niyet hususunda da diğe İmamlara muhalefet ederek niyetin, abdestin sıhhat şartlarından biri olduğunu söylemişlerdir. Her ne Şoh kadar bir farz olarak abdestin mâhiyetine dâhil değilse de niyetsiz alman abdest sahîh olmaz. Bilindiği gibi Şâfiîlerle Mâlikîler niyetin, abdestin farzlarından biri olduğunu, Hanefîlerse sünnet olduğunu kabul ermişlerdir.

2. Dirseklerle beraber elleri yıkamak: Hanefîlerin ve diğerlerinin de dedikleri gibi: Ellerin başlangıcından dirsek kemiklerinin çıkıntısının sonuna kadar yıkamak farzdır. Parmakların kırışıklıklarının arasını, parmak başlarının üstünü kaplayacak kadar uzayan tırnakların altlarını yıkamak da vâcibtir. Tırnakların altındaki az kirlerse muaf sayılır.

3. Başın tümünü meshetmek: Kulaklar baştan sayıldıkları için onları da meshetmek farzdır. Başın, alnın üst tarafındaki saç-bitim noktasından başlayarak ense köküne kadar tamamının meshedilmesi hususunda Hanbelîler, Mâlikîlerle görüş birliği etmişlerdir. Eğer saçlar boyuna veya omuza kadar uzanacak olursa sadece başın hizasında bulunan kısımları mesh edilecektir. Bastan artıp aşağıya inen kısımları meshetmek vâcib değildir. Malikîlerse, aşağıya sarkan saçların tümü meshedilecektir derler. Hanbelîler, bu hususta da onlara muhalefet etmişlerdir. Nitekim kulakları baştan sayan mezheblere de muhalefet etmişlerdir. Başkalarının dediği gibi başın yıkanması, Hanbelîlerce de mesh yerine geçerli olur. Ancak baş yıkanırken elin, üzerine sürülmesi şarttır. Ama bilindiği gibi yine de bu mekruhtur.

4. Mafsal yumru kemikleriyle birlikte ayakların yıkanması: Bu kemikler, bacakların alt kısmında ve ayakların üstünde bulunan çıkıntılı iki kemiktirler.

Diğer mezheblerde bu mevzuda anlatılan vâcibler, bu mezhebte de aynısıyla geçerlidirler.

5. Tertip: Yüz, kollardan önce yıkanmalıdır. Kollar, baştan önce yıkanmalıdır. Baş, ayaklar yıkanmadan önce meshedilmelidir. Bu tertibe uyulmadığı takdirde abdest batıl olur. Ki bu hususta bunlar, Şâfîlerle görüş birliği içindedirler. Bu iki mezheb de tertibi abdestin farzlarından saymışlardır. Mâlikîler ile Hanefîler, bu farzlar arasındaki tertibin sünnet olduğu görüşündedirler. Meselâ abdest almakta olan bir şahıs, önce kollarını, sonra yüzünü yıkayacak olursa veya ellerini yıkamadan önce ayaklarını yıkayacak olursa bu abdest Mâlikîlere göre sahîh, Hanefîlere göre kerahetle birlikte sahîh, Hanbelî ve Şâfiîlere göre ise kökten bâtıldır.

6. Muvâlât: Mâlikî mezhebinde de anlatıldığı gibi muvâlât, acele davranmak anlamını ifade etmektedir. Buna göre muvâlât: Abdest alırken bir organ kurumadan diğerini yıkamaya başlamak demektir. Mâlikîlerin bu husustaki detaylı görüşleri ilgili bölümde anlatıldı.

Şâfiîlerle Hanefîlere gelince bunlar derler ki: Muvâlâtın bu organlar arasında uygulanması sünnettir. Farz değildir. Bir organın kurumasından sonra öbür organı yıkamak mekruhtur. Sünnet odur ki: Sözgelimi yüz yıkandıktan sonra hemence elleri yıkamaya geçmelidir. Kollar yıkandıktan sonra da hemen baş meshedilmelidir. Ama eğer yüz yıkandıktan sonra suyu kuruması beklenir, sonra da kolların yıkanmasına geçilirse bu abdest, kerahatle birlikte sahîh olur.

Ancak Şâfiîler demişler ki: Sürekli idrar akıntısı veya başka bir özrü bulunan kimsenin muvâlâtı uygulaması vâcibtir.

Mezheb İmamları Kur'an-ı Kerîm'de zikrolunan dört farz üzerinde ittifak etmişlerdir. Ki bunlar da yüzün yıkanması, ellerin dirseklere kadar yıkanması, başın tümünün veya bir kısmının mesh edilmesi, mafsal yumru kemiklerine kadar ayakların yıkanmasıdır.

Hanefîler diğer üç mezhebe muhalefet ederek bu dört farza hiçbir şey eklememişlerdir.

Sonra İmamlar, yüzün sınırıyla ilgili olarak da ihtilâf etmişlerdir. Mâlikîler, Şâfiîler ve Hanbelîler demişler ki: Yüzün sının ön tarafta sacın (alın üzerindeki) normal bitim noktasından başlayıp sakalı olmayanlarda çenenin son noktasında nihayete erer. Sakalı olanlarda ise sakal kılının her ne kadar uzun olsa bile son uç noktasına kadar devam eder.

Yalnız Şâfiîler demişler ki: Çenenin altı da yüzden sayılır. Yıkanması vâcibtir.

Hanefîlerse, sakalı çene derisinden çıkıp uzayan kimsenin çene altını yıkaması vâcib değildir diyerek Mâlikî ve Hanbelîlerle görüş birliği etmişlerdir.

Diğer taraftan kulak köklerinin üst kısmındaki tüysüz beyazlığın yüzden sayıldığı ve dolayısıyla yıkanması gerektiği hususunda Hanefîlerle Şâfiîler, Mâlikî ve Hanbelîlere karşı görüş birliği etmişlerdir. Çünkü bu sondaki iki mezheb bahse konu yerin baştan sayıldığı ve dolayısıyla meshedilmesi gerektiği görüşündedirler.

Karşıdan bakan birinin görebileceği kadar seyrek olup, dipteki derisi görülen saçları baş meshedilirken hilâllemek gerekir. Bütün mezheb İmamları bu hususta ittifak etmişlerdir. Maksat, suyun deriye ulaşmasıdır. Ama eğer saçlar sıksa sadece 'dış kısmının yıkanması vâcibtir. Hilâllenmesi ise vâcib değil sünnet olur.

Mâiikîlerse bu hususta şöyle derler: Sık saçları hilâllemek her ne kadar vâcib değilse de, suyun saç aralarına girmesi için saçların elle hareket ettirilmesi vâcib olur. Bu hareketlendirme sonucu su, saç aralarına girmezse de bunun abdeste bir zararı olmaz.

Üç mezheb İmamı, kulakların yüzden sayılmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak Hanbelîler bunlara muhalefet ederek kulakları yüzden saymışlar ve yıkanilmasının vâcib olduğunu söylemişlerdir.

Hanbelîlerle Mâlikîler, başın tümünün meshedilmesi hususunda ittifak etmişlerdir. Bunlara karşı Şâfiîlerle Hanefîler, sadece bir kısmını mesh etmek farzdır diyerek görüş birliği etmişlerdir. Bunlara göre başın tümünü meshetmek sünnettir.

Şu da var ki: Şâfiîler, başın çok az kısmının meshedilmesi farzdır demişlerdir.

Hanefîlerse başın dörtte birinin meshedilmesi ki bu da kişinin el ayası kadardır farzdır demişlerdir.

Mâlikîlerle Hanefîler, abdest organları arasında tertibe riâyet etmenin farz değil de sünnet olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

Meselâ yüz yıkanmadan önce eller yıkanırsa abdest bâtıl olmaz.

Hanbelîlerle Şâfiîler buna muhalefet ederek tertibin farz olduğunu söylemişlerdir.

Mâlikîlerle Şâfiîler görüş birliği sağlayarak niyetin farz olduğunu söylemişlerdir. Ancak niyetin vaktine ilişkin olarak ihtilâfa düşmüşlerdir.

Mâlikîler, abdeste başlamadan örfen kısa sayılacak bir zaman önce niyet etmenin sahîh olduğu görüşünü ileri sürmüşlerdir.

Şâfiîlerse, yüzün yıkanmasına başlandığı anda niyet etmek zorunlu olarak gerekir, demişlerdir. Şayet yüzün yıkanmasına engel bir özür olursa bu durumda niyet, ellerin yıkanmasına başlandığı anda yapılmalıdır.

Hanbelîlerle Hanefîler yine görüş ayrılığına düşerek Hanbelîler, niyetin farz değil de şart olduğunu söylemişlerdir.

Hanefîlerse sünnet olduğunu söylemişlerdir.

Şâfiîlerle Hanefiler görüş birliği yaparak muvâlâtın, yani bir organ kurumadan diğerini yıkamaya başlamanın farz değil de sünnet olduğunu söylemişlerdir.

Bunlara karşı Mâlikîlerle Hanbelîler de bunun farz olduğu hususunda görüş birliği sağlamışlardır. Mâlikîlerin buna ilişkin detaylı görüşleri daha önce de anlatılmıştır.

Sünnet, mendub, müstehab ve faziletin anlamına ilişkin olarak mezhebler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazısı bunların eşanlamlı kelimeler oldukları, yapanın sevâb kazanacağı, terk edeninse cezalandırılmayacağı görüşündedirler. Bazısı da sünnetin, müstehab ve mendubtan ayrı olduğu, zîrâ yapılmasının kuvvetle istendiği görüşündedirler. Bu görüşte olanlara göre her halükârda sünneti yerine getiren sevâb kazanır. Terk edense cezalandırılmaz. Bazısı da sünnetin müstehab ve mendubtan ayrı olduğunu söylemiş, müekked ve gayr-ı müekked olmak üzere iki kısma ayırmışlardır. Bunlara göre müekked sünneti terkeden her ne kadar cehennem ateşi ile azâblandırılmayacaksa da Peygamber (s.a.s.) Efendimizin şefaatinden mahrum kalmakla cezalandırılacaktır. Bu nedenle önce sünnetin mezheblere göre tanımını ve anlamıyla ilgili geniş açıklamaları sunmayı, sonra da her mezhebe göre sünnetleri toplu olarak zikretmeyi, bundan sonra da akılda tutulması kolay olsun diye mezhebler arasındaki ittifaklıve ihtilaflı sünnetleri ele almayı uygun gördük.

Şafiiler dediler ki: Sünnet, mendub, müstehab ve tatavvu' eş anlamlı kelimeler olup mükelleften, yapması kesin olarak istenmeyen davranışlardır. Bu davranışlarda bulunanlar sevâb kazanır; terkedenlerse cezalandırılmazlar. Bunlara göre sünnetler sünnet-i ayn ve sünnet-i kifâye olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Bunlardan birincisi zorunlu olmamakla birlikte yükümlünün şahsından yapılması istenen bir davranıştır. Her yükümlü, ayrı ayrı bu emre muhatabtır. Buna örnek olarak farz namazların beraberinde kılınan sünnetleri gösterebiliriz. İkincisine gelince bu, toplumun yapması istenen davranışlardır. Toplum bireylerinin bazısı bu emri yerine getirecek olurlarsa diğerlerinin bu husustaki yükümlülükleri ortadan kalkar. Meselâ bir cemâat, yemeğe oturduğunda bunlardan yalnız biri besmele getirirse diğerlerinin besmele getirme yükümlülükleri düşer. Fakat sevabı, sadece besmeleyi getiren şahıs kazanır.

Malikiler dediler ki: Sünnet, şârün yapılmasını kuvvetle emrettiği davranıştır. Ki bu davranışlar, şâri' tarafından kadri yüpeltilmiş davranışlardır. Bunları cemâatte izhâr etmiştir. Ancak bu davranışların vâcib olduklarına dâir bir delil mevcud değildir. Yapan sevâb kazanır. Ama yapmayan azâblandırılmaz. Bunlara göre sünnet, mendubtan ayrı olan bir davranıştır, Mendub, şârün yapılmasını kuvvetle emretmediği davranıştır. Yapan sevâb kazanır. Yapmayan azâblandırılmaz. Bunlar, fazilet kelimesini bazan mendub yerine de kullanırlar Buna örnek olarak da ikindi namazının ilk dört rek'atini göstermektedirler.

Hanefîler: Sünnetleri iki kısma ayırmışlardır:

a. Müekked sünnet: Bunların nazarında bu sünnet, vâcib mânâsına gelmektedir. Bunlar derler ki:

Vacibin hükmü, mertebece farzdan daha aşağıdadır. Vâcib, hükmü şüpheli bir delille sabit olan bir yükümlülüktür. Buna amelî farz da denebilir. Şu anlamda ki, vâcib; amellerde farz muamelesi görmektedir. Terk etmekten ötürü günahkâr olunur. Vâcibte tertip ve kaza zorunludur. Ancak vacibin farzlığına inanmak gerekli değildir. Meselâ vitir namazı gibi. Bunu terkeden günahkâr olur. Ama farz oluşunu inkâr eden tekfir edilemez. Beş vakit namazın farzları ise böyle olmayıp hem inanılması, hem de uygulanması bakımından farzdırlar. Bunları terk eden günahkâr, inkâr edense kâfir olur. Yalnız Hanefîlere göre vacibi terkeden, farzı terkeden kadar günahkâr olmaz. Muhakkak olan şudur ki: Bu gibi kimseler bu günâhlarından ötürü cehennem ateşiyle azâblanmazlar. Ancak Peygamber (s.a.s.)’in şefaatinden mahrum kalırlar.

Böylece de anlaşılmış oluyor ki: Hanefîler bir şey için “Bu sünnet-i müekkededir” dediklerinde, bununla vacibi kasdetmiş olurlar. Bu vasıftaki bir davranış namaza dâhil ise sehven terkinden ötürü sehiv secdesi yapılması mecburî olur.

b. Gayr-ı müekked sünnet: Hanefîler buna mendub ve müstehab da derler. Yapan sevâb kazanır. Terk eden ise cezalandırılmaz.

Hanbeliler dediler ki: Sünnet, mendub ve müstehab eş anlamlı kelimeler olup bunların ifade ettikleri davranışları yerine getiren sevâb kazanır. Terk edense Şâfiîlerin de dedikleri gibi azâblandırılmaz. Ancak bunlar sünneti, müekked ve gayr-ı müekked olmak üzere iki kısma ayırmaktadırlar. Müekked olana misâl, vitir ve sabah namazının sünnetiyle teravih namazı gibi. Bunları kılmak sevâb, terketmekse mekruhtur. Müekked olmayan sünneti terketmekse mekruh değildir.

Sünnet, mendub, müstehab ve fazîiet kavramlarının izahı hususunda mezheblerin ayn görüşlere sâhib olduklarını öğrenmiş bulunuyoruz. Bazı mezheb İmamları sünnet, mendub, müstehab ve tatavvu kelimelerinin eş anlamlı olduklarını; bazılarıysa bunların ayrı anlamları ifade ettiklerini ileri sürmektedirler. Bu hususta her mezhebin kendi görüşünü dipnotlarda detaylı bir şekilde anlatmış bulunmaktayız.

Hanefiler dediler ki: Abdestin sünnetlerinin bir kısmı müekkeddirler. Ki bunları yapan sevâb kazanır, yapmayansa azâblandınhr. Örneğin vâcib gibi: Bunlara göre vâcib ile farz arasında bir ayırım mevcud olduğu da bilinmektedir. Abdestin müekked sünnetleri şunlardır:

a. Besmele: Abdest alacak olan ister uykudan uyanmış olsun, ister uyanık halde bulunsun zorunlu olarak besmele sünnetini yerine getirmekle yükümlüdür. Besmelenin yeri, abdestin ilk başlangıç anıdır. “Besmele” ilk başta unutulur, birkaç organ yıkandıktan sonra hatırlanacak olur ve “besmele” çekilirse bu sünnet yerine getirilmiş olmaz. Ancak ilk başta unutup da abdesti bitirmeden önce hatırlayan bir şahıs yine de “besmele” çeker. Ki abdesti hiç değilse “besmele”siz olmasın. İstincâdan önce ve sonra da “besmele** çekilmesi gerekir. Ancak istincâ yapan, avreti açık iken veya necaset mahallinde iken “besmele” getiremez. Nitekim bu husus istincâ bahsinde ayrıca anlatılacaktır.

Rasülullah (s.a.s.) dan rivayet edilen “besmele” metni şudur: “Ulu Allah'ın adıyla başlarım. İslâm dînini bize bahşettiğinden ötürü de Allah'a hamd ederim.” Bir kişi abdestin başlangıcında, veya veyahutta derse sünneti yerine getirmiş olur.

b. Elleri bileklere kadar yıkamak: Bilindiği gibi bilek, avucun dışında ve orta parmak köküyle ondan önceki parmak kökü arasında bulunan çukur kısımdır. Bazı Hanefîler, su kabına daldırmadan elleri bileklere kadar üç defa yıkamak farz, bu işi abdestin diğer fiillerinden önceye almak da sünnettir demişlerdir.

Elleri kabta yıkamayla ilgili detaylar da vardır. Zîrâ elin yıkanacağı kab leğen, kova ve benzeri açık kablardan olacağı gibi, ibrik ve benzeri kapalı kablardan da olabilir. Eğer ibrikse bunu sol eliyle tutup suyu üç defa sağ eline dökmesi, suyuda da sağ eliyle tutup üç defa sol eline dökmesi müstehab olur. Eğer kab açık ise bu kabtan tas gibi su almaya yarayacak bir şey varsa bu tası önce sol eliyle tutup üç defa sağ eline dökmesi; sonra da sağ eliyle tutup üç defa sol eline dökmesi müstehab olur. Yok eğer beraberinde kaptan su alacak tas ve benzeri bir şey yoksa sol elinin parmaklarını birbirine yapıştırarak avuçlarına kadar suya daldırması müstehab olur.

Bu parmaklarıyla su alır. El açık ve parmaklar bitişik, kepçevâri ve azıcık da kavisli bir şekilde suya daldırılacak, avuçsa suya girmeyecektir. Eğer avucunun tümünü suya daldırırsa, kaptaki de az su olduğundan avuca gelen su müsta’mel su hükmüne girer. Ancak abdest almakta olan kişi, avucuna gelen suyun, avuçladığı suyun yansı kadar olmadığına gâlib zanla hükmederse bu durumda müsta’mel olmaz. Abdest alacak adam kabtaki az suya elini daldırmasına rağmen suyun müsta’mel olmamasını, yani eski temizleyicilik vasfını yitirmemesini isterse bu suyla organlarını yıkamayı değil de sadece bu suyu avuçlayacağına niyet etmelidir.

Şöyle ki: Bu adam, “Bu sudan avuçlamaya niyet ettim” dese ve sonra da yıkamak istediği organını yıkasa, bu durumda su müsta’mel olmuş olmaz. Çünkü su, önceden kendisi ile abdest almaya niyet edilirse müsta’mel olur. Daha önceki kısımlarda da anlatıldığı gibi su, ibâdet işinde kullanılması istenildiğinden müsta’mel olur.

Tabiî bu anlattıklarımız, elin üzerinde muhakkak bir necasetin bulunmaması şartına bağlıdır. Eğer elde bir necaset olur da elini su kabına daldırırsa ister avuçlamaya niyet etsin ister etmesin su, necis olur. Eli necâsetli olduğu için kabtan taslafveya temiz bir mendille veya ağzıyla su alıp elindeki necaseti yıkamaktan âciz kalırsa, su almak için başka hiçbir araç da bulamazsa sudan vazgeçip teyemmüm eder. Namazını kılar. Bu namazı iade etmesi de gerekmez.

c. Mazmaza ve istinşak: Hanefîler nazarında bunlar, vâcib mânâsındaki müekked sünnettendirler. Terkedilmeleri günâha sebebiyet verir. Her defası için avuca ayrıca su almaya gerek yoktur. Hattâ avucuna su alıp bir kısmıyla mazmaza yapar, geri kalanıyla da istinşak yaparsa yine caiz olur. Ama avucuna su alır, bu suyla istinşak yapar, sonra da suyu tekrar avucuna boşaltıp mazmaza yapacak olursa bu caiz olmaz. Sonra mazmaza demek, abdest alanın ağzının tamamını suyla yıkamasıdir. Ağzını oynatmaksızm suya daldırırsa da yeterli olur. Ağzına su alıp suyu dışarı atmaz, aksine içerse bu da sünnetin yerine getirilmiş olması için yeterli olur. Tabiî ağzını üç defa suyla doldurması şarttır. Ama suyu süzerek içecek olursa bu, yeterli olmaz. Istinşaka gelince bu, burun yumuşaklığına değinceye dek suyu buruna çekmektir. Ama daha üst tarafına suyu çekmek sünnet değildir. Soluk alarak suyu içeri çekmek de sünnet değildir. Oruçlu olmayanın mazmaza ve istinşakta mübalağa yapması sünnettir. Oruçlunun yapması ise mekruhtur. Çünkü bu durumda orucun bozulma ihtimâli vardır.

Sünnet gereği olarak hem mazmaza hem de istinşakm üçer defa yapılması icâb eder. İstinşak yaparken su, sağ elle buruna çekilir. Sol elle de burundan dışarı atılır. Ki Mâlikîler bu durum için istinşak ifadesini kulanmakta ve müekked sünnetlerden saymaktadırlar.

d. El ve ayak parmaklarının hilâllenmesi: Hilâllemek, damlamakta olan suyla parmakları birbirinin arasına girdirmektir. İhtilafsız olarak bu müekked bir sünnettir. Parmaklar birbirine bitişik, ancak aralarına su girebiliyorsa bu durumda aralarını hilâllemek sünnet, eğer aralarına su girmiyorsa vâcib olur. El parmaklarını hilâllemek, iki elin parmaklarını birbirlerinin arasına geçirmekle olur. Ayak parmaklarına gelince, sağ ayağının küçük parmağım sol elinin serçe parmağıyla hilâlleyecek ve bu ayak bitirildikten sonra sol ayağın baş parmağından başlayıp serçe parmağında sona erdirecektir. Tabiî bu sekil, en iyi olanıdır. Dileyen dilediği şekilde hilâlleyebilir.

e. Her yıkayışın üçlenmesi: Her organın tamamını bir defa suyla yıkamak farz, ikinci ve üçüncü defa yıkamaksa müekked sünnettir. Doğru olan görüşe göre bu böyledir. Farz olan birinci yıkayışta su, organın üzerinde akıtılıp damla damla yere akmalıdır. Birinci yıkayışta su, organın yıkanması gereken yerlerinin tümünü kaplamaz da ikinci veya üçüncü yıkayışta su her tarafını kaplayacak olursa farz yerine getirilmiş, ama sünnet aksamış olur.

f. Başın tümünü meshetmek: Sadece farz olan miktarı meshetmekle yetinilir ve bu davranış birkaç kez tekrarlanacak olursa günahkâr olunur. Başı meshederken ıslak parmaklar başın ön tarafına konulup, başın tümünü kapsayacak şekilde ense köküne doğru sürmelidir. Bundan sonra parmaklarda fazla ıslaklık kalmışsa yine meshe devam edilmelidir. Islaklık kalmamışsa buna gerek yoktur. Mâlikîler de bu görüştedirler.

g. Kulakları meshetmek: Başın mesh suyu île kulakların içi ve arka kısımları meshedilir. Bu mesh için yeni su almak daha iyi olur. Ki Hanefîlerin bir kısmı bunu yeğlemişlerdir. Baş meshedildikten sonra avuçta su kalmamışsa kulaklar bu suyla meshedilir. Ancak avuçtaki su kurumuşsa yeni su almak gerekir. Kulağın içi işaret parmağıyla, arka kısmı da baş parmakla meshedilir.

h. Niyet: Abdest alan kişi niyet ederken hades hâlinin giderilmesine veya namaz kılma ruhsatını elde etmeye veya temizlemeye veyahut da salt abdest almaya niyet etmelidir. Ama en faziletli olanı, abdest alanın “Allah'a ibâdet kasdıyla namaz için abdest almaya niyet ettim” demesidir. Veya, “Hades hâlinin kaldırılmasına niyet ettim” demesidir. Ya da, “temizlenmeye niyet ettim” diyebileceği gibi, “namaz kılmayı mubah etmeye niyet ettim” de diyebilir. Niyetin asıl yeri kalb ise de, bu cümlelerden birini söylemek müstehab olur. Niyetin vaktine gelince bu, yüzün yıkanılmasına başlanıldığı andır.

i. Misvak kullanmak: Misvakın, bilinen erak ağacından olması şart değildir. En iyisi murra ağacından yapılanıdır. Bu ağaçtan yapılan, ağzın güzel kokmasını sağlar. Dili fasihleştirir... Dişleri temizler... Ağızdaki kirlerin mideye girmesini önlediği için mideyi de kuvvetlendirir... En ideâli; kuru olmayan, serçe parmak kalınlığında ve bir karış uzunluğunda olanıdır. Misvak bulunmadığı takdirde diş fırçaları da misvak yerine kullanılabilir. Fırça da bulunmazsa parmaklarla diş ve ağız temizlenir. Sakız da misvak yerine geçerli olur. Şayet misvak varsa mendub olan kullanış şekli şöyledir: Misvak sağ elle tutulacak. Serçe parmak altta, baş parmak fırçalı kısmın biraz aşağısında, diğer üç parmak da misvâğın üzerinde tutulmalıdır. Misvak, mazmaza anında kullanılır. Eğer kullanmaya engel bir hal varsa zorunluluk dolayısıyla terk edilebilir. Uzanmış olan bir kişinin misvak kullanmasında kerahet vardır. Bu müekked sünnetleri anlattıktan sonra gelelim Hanefîlere göre abdest için müstehab olan hususlara:

Sahîh olan görüşe göre bunlar her ne kadar müekked sünnet değilseler de sünnettirler. Ki bunları şu şekilde bir sıralamaya tâbi tutabiliriz:

a.Tertib: Farzları yerine getirirken önce yüzü yıkamakla işe başlanır. Sonra dirseklere kadar eller yıkanır. Sonra başın dörtte biri meshedilir. Sonra mafsal yumru kemiklerine kadar ayaklar yıkanır. Nitekim bu hususta Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey îmân edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Ve başlarınızı meshedip her İki topuğa kadar ayaklarmızı yıkayın.”

Sahîh kavle göre müekked sünnetler arasında da tertibe riâyet etmek gerekir. Bazı Hanefîler, bu tertibin müstehap olduğu görüşündedirler.

b. Muvâlât: Buna acele davranmak da denebilir. Yani abdest organlarından birinin suyu kurumadan hemen diğerini yıkamaya başlamaktır. Bunda da mevsimin normal olması şarttır. Meselâ havalar çok sıcaksa su çabuk kurur. Çok soğuksa da çabuk donar. Eğer bu ve buna benzer mazeretler yoksa muvâlâta riâyet etmek sünnettir. Meselâ yüz yıkandıktan sonra abdest suyu tükenir, ikinci su gelinceye kadar beklenirken yüzdeki su kurursa bunun abdeste bir zararı dokunmaz. Mâliki ve Hanbelîlere göre muvâlâtın farz olduğu, abdestin farzları bölümünde anlatılmıştı. Sünnetliği ile müstehabhği hususunda ihtilâf edilen hususlara gelince, bunları da şöylece sıralayabiliriz:

a. Ayakları yıkarken su kabını sağ elde tutarak önce sağ ayağının ön kısmına döküp sol elle ayağı ovmak ve bu şekilde üç kere yıkamak. Sonra yine aynı elle sol ayağın ön kısmına su döküp sol elle ayağı ovmak.

b. Elleri yıkarken de ayaklarda olduğu gibi parmak başlarından yıkamaya başlamak.

c. Mesh esnasında meshe başın ön tarafından başlamak.

d. Önce mazmaza, sonra istinşak yapmak. Oruçlu olanın, suyu ağza ve buruna fazla çekmemesi, oruçlu olmayanınsa fazlaca çekmesi gerekir. Suyu burna verdikten sonra kendi nefesiyle burnun üst kısımlarına doğru çekmelidir.

e. Üç defa her organı yıkadıktan sonra artacak suyu başka birisi abdest için kullanacaksa bu durumda suyu israf etmemek. Eğer artacak olan suyu başkası abdest için kullanmayacaksa bu durumda israf edilmemesi mendub olur.

f. Kolları yıkarken elleri de onlarla beraber yeniden yıkamak. Zâten ellerin ilk yıkanışı sünnettir. Kollarla beraber yeniden yıkanması ise başka bir sünnet olmaktadır. Ama abdest alan bir kişi, önce ellerini sonra da yüzünü yıkar ve daha sonra kollarını yıkarken sadece bileklerden dirseklere kadar (dirsekler dahil) olan kısmı yıkarsa bu durumda farzı yerine getirmiş ama sünneti terk etmiş olur.

Hanefîlere göre abdestin sünnetleri bu saydıklarımızdan ibarettir.

Malikiler dediler ki: Abdest alanın yapmakla sevâb kazanacağı, terketmekle de azâblandırılmayacağı müekked sünnetler şunlardır:

a. Elleri bileklere kadar yıkamak: Bilindiği gibi bilek, avuç içiyle kolun birbirinden ayrıldığı mafsaldır. Elleri yıkamak suyun azlığına ve çokluğuna göre değişir. Su eğer az ise ve de akar değilse, eğer içinden alınmasına yarayacak tas gibi bir şey varsa, bu durumda elleri suya sokmadan yıkamak gerekir. Aksi takdirde sünnet yerine getirilmemiş olur.

Eğer eller temiz ise bunlardan birini veya ikisini yıkamadan suya daldıracak olursa mekruh işlemiş ve sünneti de kaçırmış olur. Eğer su çok veya akar ise elleri temiz olsun necis olsun, yıkamış olmakla sünneti yerine getirmiş olur. Bu yıkama ister suyun içinde olsun, ister dışında olsun hüküm aynıdır. Küçük havuzdaki gibi, su eğer az ise ve ondan su almak mümkün değilse, elleri temiz ise bu durumda avuçlayarak ellerini yıkayabilir. Elleri temiz değil ama bu suyun içine sokmakla suyun vasfını değiştirmeyecekse, yine bir veya iki eliyle suyu avuçlayarak alır ve suyun dışında ellerini yıkar. Böylece sünneti eda etmiş olur. Ama elleri temiz değil, ellerini sokmakla suyun vasfının değişeceğinden korkarsa ağzıyla veya temiz bir bezle su alıp ellerini yıkamaya çalışır. Bunu yapmaya imkân olmazsa suyu bırakıp teyemmüm eder.

b. Mazmaza: Suyu ağza alıp tekrar dışarı atmaktır. Eğer abdest alanın kastı olmadan su girecek olursaveya ağzına su alıp hareket ettirmezse veya ağzına su alıp hareket ettirir, ama bu suyu yutup da dışarı atmazsa sünneti yerine getirmiş olmaz. Oysa Hanefîler derler ki: Mazmazada su ağza girdikten sonra hareket ettirilmese veşa dışarı atılmasa da sünnet yerine getirilmiş olur.

c. İstinşak: Suyun nefesle buruna çekilmesidir. Nefesle çekilmediği takdirde sünnet yerini bulmuş olmaz. Hanefîler bu görüşe karşıdırlar.

d. İstinsar: Suyun yine nefesle burundan dışarı atılmasıdır. Bunu yaparken de sol elin baş ve işaret parmaklarıyla burun yumuşağının üst tarafı tutulup su dışarı atılır. Burunda sümük ve diğer kurumuş pislikler varsa bunlar da sol elin serçe parmağıyla çıkarılır.

e. Kulakların iç ve dışını meshetmek: Kulak delikleri de mesh kapsamına girerler.

f. Kulakları meshederken yeni su kullanmak: Sünnetin yerini bulması için, başın meshinden arta kalan su yeterli değildir. Hanefîler bu görüşe muhaliftirler. Efdal olan kulak meshi şöyle yapılanıdır: İşaret parmağı kulak deliğine sokulup baş parmak da kulağın arkasına konularak işaret parmağıyla baş parmak ikilenerek döndürülür. Ve kulakların içiyle dışının meshi böylece tamamlanmış olur. Başka şekilde meshedilse yine yeterli olur. Ancak istenen şey kulakların tamamını meshetmektir.

g. Abdest organları arasındaki tertibe uymak: Hanefîlerin de dedikleri gibi önce yüz, sonra da kollar yıkanacak. Daha sonra baş meshedilerek ondan sonra ayaklar yıkanacaktır.

h. Birinci meshten sonra elde ıslaklık kalmışsa başı ikinci kez meshetmek: Elde ıslaklık kalmamışsa yeniden meshetmek sünnet değildir.

i. Altına su giden yüzüğün oynatılması: Mâlikîlerin bu konuda güzel bir tafsilâtı vardır. Şöyle ki: Takılan yüzük ya mubah, ya haram veya mekruh bir yüzük olabilir. Kişinin kendi parmağına taktığı, ağırlığı 6,8 gramı geçmeyen yüzük gümüşten ise ve birden fazla da değilse mubah bir yüzüktür. Dar da olsa geniş de olsa, altına su geçse de geçmese de bu yüzüğü oynatmak gerekmez. Bu hüküm hem abdest, hem de gusül için geçerlidir. Ancak abdest alınıp bittikten veya gusül sona erdikten sonra bu yüzük çıkarılacak olur da, dar bir yüzük olduğu gerekçesiyle altına su geçmediğini zannederse, yerini yıkaması gerekir. Kişinin kendi parmağına taktığı altın veya ağırlığı 6,8 gramdan fazla olan bir yüzükse bu, haram bir yüzük olur. Gümüş yüzük birden fazla olunca da haram olur. Bu yüzük eğer geniş ise sadece oynatılması yeterli olur. Altını ovması gerekmez. Alt tarafını yüzüğün kendisiyle ovması yeterli olur. Eğer bu yüzük darsa, yerinden ileriye alınması gerekir. Ki alt tarafını ovmak mümkün olsun. Bakır, demir ve kurşundan yapılma yüzükleri takmak mekruh olur. Ki abdestte veya gusülde bunlar da haram yüzüğün hükmüne tâbi olurlar. Bu anlattıklarımız erkekleri ilgilendirmektedir. Kadınlara gelince onlar, ister altından ister başka madenden yapılma olsun diledikleri süs ve takıları takabilirler. Meselâ bilezik veya halhal takarsa, dar olsun geniş olsun, altına su geçsin geçmesin, bunları oynatmak gerekmez. Ancak abdest alınıp tamamlandıktan sonra veya gusül yapılıp bitirildikten sonra bunlar çıkarılacak olurlarsa, dar oldukları gerekçesiyle altlarına su geçmediği zannedilirse bu durumda yerlerini yıkamak vâcib olur.

Hanefîlere gelince; onlar bu hususta derler ki: Geniş yüzüğü oynatmak, sünnet değil de mendubtur. Eğer yüzük darsa ve altına suyun geçmesine engel oluyorsa oynatılması farz olur. Bu yüzük mubah da olsa, haram da olsa hüküm aynıdır. Bunlara göre kadınlar, alt tarafına su geçmeyecek kadar dar yüzük veya bilezik takarlarsa muaf sayılmazlar. Ancak önce de anlatıldığı gibi Hanefîler, ovmayı şart koşmazlar.

Şâfiîler: Bilindiği gibi Şâfiîler sünnet, mendub, fazilet ve müstehab arasında herhangi bir ayırım yapmazlar. Bunlara göre abdestin sünnetleri çoktur. Ancak şöyle bir sıralama yapabiliriz:

a. İstiâze: Abdeste başlarken “Eüzübillâhimineşşeytânirracîm” demelidir.

b. Besmele: Elleri yıkamaya başlarken “besmele” çekmelidir. Bunun en azı “Bismillâh”dir. Ama en faziletlisi “Bismillâhirrahmânirrahîm” diyerek besmeleyi tamamlamaktır. Sünneti yerine getirmek için bu lafızlardan birini okumak gerekir. Başka lafızlar kullanılacak olursa sünnet yerine getirilmiş olmaz. Zîrâ şâri, özellikle “besmele” çekilmesini istemiştir. Hanefîler bu görüşe muhaliftirler.

Kişi cünüb de olsa “besmele” çekmelidir. Abdestin başlangıcında kasten veya unutarak besmele çekilmezse, abdestin ortalarında veya sonunda “besmele” çekilmesi îcâb eder. Ama abdest tamamlanır, “şehâdet” kelimesi getirilir ve gerekli dua okunursa artık “besmele”nin vakti geçmiş olur. Ve “besmele” çekilmez. Hanefîler de bu görüştedirler.

c. Besmele anında abdestin sünnetlerine niyet etmek: Bu niyet, hades hâlinin kaldırılması niyetinden ayrıdır. Bilindiği gibi, hades halinin kaldırılması niyeti farzdır. Ve ancak yüzün yıkanması anında yapıldığı takdirde geçerli olur.

d. Elleri bileklere kadar yıkamak: Besmele çekerken eller yıkanır ve abdestin sünnetlerine niyet edilir. Ki böylece üç şey bir araya toplanmış olur. Su, içinden ele dökülmesi mümkün olan ibrik ve benzeri bir kapta ise elleri bu kabın dışında (eller zâten batırılamaz ya) üç kere yıkamakla sünnet yerini bulmuş olur. Eğer su, az olup üstü açık bir kaptaysa ve abdest alan kişi, ellerinin temiz olduğunu da kesin olarak biliyorsa, bu suyun içinde yıkayabilir. Ama temizliklerinden şüpheye düşerse ellerini kaba batırıp içinde yıkaması mekruh olur. Eğer ellerinin necis olduğunu kesin olarak biliyorsa kaba batırması haram olur. Ancak necasetten temizlenmesi için ellerini kabın dışında üç defa yıkaması vâcibtir. Ki bununla sünneti yerine getirmiş olmaz. Sadece ellerini necasetten arındırmış olur. Abdestin sünnetini yerine getirmek için, ayrıca yine üç defa yıkaması gerekir.

e. Elleri mazmaza yapmadan önce yıkamak: Mazmazadan sonra yıkayacak olursa sünneti yerine getirmiş olmaz.

f. Mazmaza: Burun deliklerini yıkamadan önce ağza su almak. Suyu ağızda çalkalamak ve sonra da ağızdan dışarı atmak şart değildir. Sünnetin yerine gelmesi sadece suyu ağza vermekle olur. Suyu yutup dışarı atmasa bile sünnet, yine de yerini bulmuş olur. Ama en mükemmel olan şekil, ağza verildikten sonra suyun çalkalanması ve bilâhare dışarı atılmasıdır.

g. İstinşak: Bu, suyun buruna verilmesidir. Nefesle yukarıya doğru çekilmese ve sonra da atılmasa bile sünnet yerini bulur. Ama en mükemmel olan şekil, suyun buruna verilerek nefesle yukarıya doğru çekilmesi ve bilâhare dışarı atılmasıdır. Mazmaza ve istinşakta uygulanacak en iyi yöntem, suyun avuca alınması, avuçtaki bu suyun bir kısmıyla mazmaza yaptıktan sonra geri kalaniyla istinşak yapılmasıdır. Bunu üç avuç suyla üçlemelidir. Her avuç suyun yarısı mazmazaya, yarısı da istinşaka sarfedilmelidir.

h. Kıbleye yönelmek: Kıbleye yönelebileceği bir yerdeyse abdest alacak olan kişi kıbleye yönelmelidir.

i. İçinde abdest suyu bulunan üstü açık kabı sağ yanına, üstü kapalı olan kabı ise sol yanına indirmelidir.

j. Abdeste elleri yıkarken besmele çektikten sonra şu duayı okumalıdır:

“İslâmiyetten ve diğer nimetlerden ötürü Allah'a hamdolsun. Suyu temizleyici ve İslâmiyeti de nûr kılan Allah'a hamdolsun. Rabbim, şeytanların vesveselerinden sana sığınırım. Ve huzurumda bulunmalarından da sana sığınırım. Allah'ım, ellerimi sana karşı işlenecek tüm isyanlardan koru.”

Mazmaza ânında da şu duayı okumalıdır: “Allah'ım, sana zikretmem, sana şükretmem ve ibadetini güzelce edâ etmem hususunda bana yardım et.”

İstinşak esnasında ise; “Allah'ım, bana cennetin kokusunu koklat.”

Yüzünü yıkama esnasında ise; “Allah'ım, bir takım yüzlerin beyaz, bir takım yüzlerin de kara olacağı günde yüzümü ak et.”

Sağ kolunu yıkama esnasında ise;. “Allah'ım (amel) defterimi sağıma ver ve kolay bir hesabla da hesabımı gör.”

Sol elini yıkama esnâsındaysa; “Allah'ını (amel) defterimi ne solumdan ve ne de arka tarafımdan verme.”

Başını meshetme esnasında ise: “Allah'ım saçlarımı ve derimi ateşe haram kıl. Senin gölgenden başka gölgenin bulunmadığı (kıyamet) gün(ün)de beni arşının altında gölgelendir.”

Kulakların meshi esnâsındaysa; Allah'ım, beni söz dinleyenlerden ve onun en güzeline uyanlardan eyle.

Ayakları yıkama esnâsındaysa; “Allah'ım, ayakların kaydığı günde sırat köprüsü üzerinde ayaklarımı sabit kıl”

Abdestin bitiminden sonra da kıbleye yönelip ellerini semâya doğru kaldırarak şu duayı okumalıdır: “Tanıklık ederim ki Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, birdir, ortağı hiç yoktur. Yine tanıklık ederim ki, Efendimiz Muhammed, O'nun kulu ve elçisidir. Allah'ım, beni tövbe edenlerden Ve temizlenenlerden kıl. Allah'ım, seni noksan sıfatlardan tenzih eder ve sana övgülerimi arz ederim. Senden başka ilâh olmadığına tanıklık eder, senden afvü mağfiret ister ve sana dönerim.”

Bu duayı okuduktan sonra da “Kadr” sûresini okumalıdır.

Bu duaların bir kısmına Hanefîler muvafakat etmişler, ancak bunları sünnetlerden saymamışlardır. Müstehab ve mendub olduklarını söylemişlerdir. Mâlikîlerse ileride de anlatılacağı gibi bunları ne müstehab ne de faziletlerden saymamışlardır.

k. Misvak kullanmak: Şafiîler her ne ile olursa olsun dişleri temizlemeyi yeterli görmüşlerdir. Bunlar demişler ki: îster diş temizleme aracı, erak ağacının dalı olsun, ister fırça olsun dişleri temizledikten sonra yeterli olur. Yalnız dişleri parmakla temizlemenin misvak yerine geçerli olmayacağı görüşündedirler. Abdest alacak şahıs, misvâklamayi ellerim yıkamadan önce de yapabilir. Bunu yaparken misvâklamaya niyet etmelidir. Misvâklama esnasında şu duayı okuması sünnettir:

“Allah'ım, dişlerimi onunla beyazlat. Damağımı kuvvetlendir. Küçük dilimi de onunla sabit kıl. Ve onu benim için bereket vesilesi yap. Ey merhamet edicilerin en merhametlisi.”

Misvâklamaya ağzın sağ tarafından başlanır. Sonra sol taraf misvâklanır. Azı dişlerinin baş taraflarına, sonra boğazın tavan kısmına, sonra dilin yüzeyine sürülür. Dişleri enlemesine misvâklamak sünnettir. Misvak sağ ele alınır. Serçe parmakla alt tarafından, işaret parmağı, orta parmak ve yanındaki parmakla da üst kısmından tutular. Kirlendiğinde veya kokusu değiştiğinde üç defa yıkanması gerekir. Uzunluğunun bir karıştan fazla olması ise mekruhtur.

1.Abdest suyu bazan avuçlanacak geniş bir kaptaysa yıkamaya organların ön kısmından başlanması sünnettir. Ama eğer su musluk, ibrik ve benzeri bir yerden çıkmaktaysa veya bir başkası tarafından abdest alanın eline dökülüyorsa, bu durumda organların geri kısmından itibaren yıkamaya başlanması sünnet olur. Bu durumda kollar, dirseklerden bileklere doğru yıkanır. Ayaklarsa mafsal yumru kemiklerinden parmaklara doğru yıkanır.

m. Yüzünü yıkamak için iki avucuyla birlikte suyu avuçlamalı ve de suyu yüzüne çarpmamalıdır.

n. Sakalı sık olanlar, sakallarını hilâllemelidirler. o. Meshederken başın tümünü meshetmeli. Kulakların iç ve dışının yeni suyla meshedilmesi sünnettir. Abdest organlarını yıkarken ovmalıdır.

p. Önce sağ taraftaki organları yıkamalıdır.

r. Gurre ve tahcîli uzatmalıdır.

Gurre: Yüzün yıkanmasında farz olan kısımdan fazla olarak başın ön kısmından bir miktarının ve boynun yan taraflarından birazının yıkanmasıdır.

Tahcîl: Kolları yıkarken dirseklerden biraz daha yukarısını, ayakları yıkarken de mafsal yumru kemiklerinin biraz daha üst taraflarını yıkamaktır.

s. Abdestteki fiil ve sözleri üçlemelidir. (Niyet hariç).

ş. Sidik akıntısı olanlardan başkasının muvâlâtı uygulaması sünnettir. Yâni organlardan biri kurumadan diğerini yıkamaya geçmelidir. Sidik akıntısı ve benzeri sürekli abdest bozucu özürleri bulunan kimselerin muvâlâtı uygulamaları vâcibtir.

t. Abdest alırken ihtiyâç olmadıkça Allah'ı zikirden başka dünya kelâmı söylememelidir.

u. Su döktürmek gibi ihtiyâç yokken başkasından yardım istememelidir.

ü. İhtiyâç olmadıkça abdest organlarını kurulamamalıdır.

v. İhtiyâç olmadıkça eldeki artık suyu silkelememelidir.

y. Abdestten artan suyu içmelidir.

z. Geniş yüzüğü oynatmalıdır. Alt tarafına su geçmeyen dar yüzüğü, altına su geçinceye kadar oynatmak gerekir. Bu hususta yüzüğün mubah veya haram veyahut da mekruh yüzüklerden olması hükmü değiştirmez. Bu görüşe Hânefîler muvafık, Mâlikîler ise muhaliftirler.

Hanbeliler dediler ki: Abdestin sünnetleri, mendublan veya müstehabları aşağıda sıralanmıştır:

a. Kıbleye yönelmek.

b. Mazmaza esnasında ağzı misvâklamak. Dişleri temizlemek için dişleri enlemesine, damağı kuvvetlendirmek için dişleri diklemesine misvâklamak mendubtur. Sol elle tutularak dişler, damak etleri ve ağzın içi misvâklamr. Misvak ağacının diş etlerine zarar vermemesi için yumuşak olması gerekir. Kuru olması mekruhtur. Bütün vakitlerde misvâklanmak sünnettir. Ancak oruçlunun zeval vaktinden sonra kuru veya nemli misvakı kullanması mekruhtur. Zevalden önce ise nemli de olsa misvak kullanması mubahtır. Her namaz vaktinde, uykudan uyanıldığında, ağzın kokusu değiştiğinde, abdest alındığında, Kur'an-ı Kerîm okunacağında, mescide girildiğinde, kişinin kendi evine girmesi esnasında, midenin içindeki yemeklerin bitip midenin boşalması hâlinde, dişler sarardığında muhakkak surette misvaklanmak gerekir. Misvak yaparken önce süt dişlerinden başlayarak azı dişlerine kadar ağzın sağ tarafı, sonra yine aynı şekilde sol tarafı misvâklamr. Reyhanla nar ağacı, kamış ve benzeri diş etlerine zarar verecek şeylerle misvaklanmak mekruhtur.

c. Avuçları üç defa yıkamak.

d. Yüzü yıkamadan önce mazmaza ve istinşak yapmak. Oruçlu olmayanın mazmaza ve istinşakta mübalağa yapması sünnettir;

e. Üzerinden su geçen organları ovmak. f. Üzerinde tüy, girinti ve çıkıntılar bulunması nedeniyle yüzü yıkarken bol su kullanmak.

g. Sık sakallan yıkarken hilâllemek.

h. Ovmaya gerek görülmeden aralarına suyun girebildiği el ve ayak parmaklarını hilâllemek. Eğer su, ovmakla aralarına girebiliyorsa bu durumda hilâllenmeleri vâcib olur.

i. Kulakları meshederken suyu yenilemek.

j. İkili organlardan önce sağ tarafta olanı yıkamak.

k. Gurre ve tahcîlî uzatmak.

l. Her organı ikinci ve üçüncü kez yıkamak. Tabiî eğer birinci yıkayışta su, organın her tarafını kaplamışşa... Diyelim ki birinci yıkayışta kaplamayıp ikincisinde veya üçüncüsünde kaplamışşa farz yerini bulur. Ama sünnet, yerini bulmaz.

m. Yüz yıkanırken abdest için yaptığı niyeti, abdestin sonuna kadar kalbte tutmak.

n. Avuçlarını yıkarken, abdestin sünnetlerine niyet etmek. o. Niyet ederken kelimeleri gizlice söyleyip sadece kendisinin duyabileceği şekilde dudakları oynatmak. Niyet ederken (kelimeleri söylemek için) başkasından yardım istememek.

p. Abdesti bitirir bitirmez gözleri semâya dikip şu duayı okumak da sünnettir:

“Tanıklık ederini kî Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Yine tanıklık ederim ki Efendimiz Muhammed, O'nun kulu ve elçisidir. Allah'ım, beni tövbe edenlerden ve temizlenen kimselerden kıl. Beni sâlih kullarından eyle. Allah'ım! Seni noksanlıklardan ve eksikliklerden tenzih ederim. Ve sana övgülerimi arz ederim. Senden başka ilâh olmadığına tanıklık eder, senden afvü mağfiret diler ve sana dönerim.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

KİTABÜ'S-SALÂT (NAMAZ BÖLÜMÜ)

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.

Henüz içerik eklenmedi.